Sahabeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sahabeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2021 Perşembe

Ebu Bekir Sıddık (r.a.)

İslam dininin Peygamber Efendimizden sonra ikinci büyük şahsiyeti Hz. Ebû Bekir’dir (r.a.). İslam davası uğrunda eşsiz bir fedakârlık örneği ve sadakat tim­sali olmuştur. Hayatı baştan sona ahlak, fazilet ve yüce insanlık örnekleriyle do­ludur.

Hz. Ebû Bekir (r.a.), henüz peygamberlik güneşinin dünyamızı aydınlatmadığı o vah­şet devirlerinde bile, içi aydınlık bir şahsiyetti. Hayatında bir kere olsun cansız ve şuur­suz, ne kendilerine ne de başkasına fayda ve zarar veremeyen putlara tapma gibi bir bedbahtlığa düşmemişti. İçki, kumar gibi Cahiliye âdetle­rine iltifat etmemiş, yaradılış­tan yüksek ruhlu biriydi. Mekke’de herkes tarafın­dan sevilen ve saygı duyulan bir kim­seydi. Zengindi, itibarlıydı. Ticaretle meş­gul olurdu. Düşkünlere yardım etmeyi severdi.

Hz. Ebû Bekir ticaret sebebiyle çeşitli ülkelere gidip gelen, kültürlü ve araştı­ran biriydi. İçinde bulunduğu devrin insani değerler bakımından tam bir çöküş hâli yaşadığını biliyor ve hissediyordu.

Bir bekleyiş içindeydi Hz. Ebû Bekir. Düştüğü vahşetten insanlığı kurtara­cak bir kur­tarıcının bekleyişi içindeydi. Aslında dikkatli ve düşünen insanlar için bir hidayet nu­runu haber veren, gelmesinin yaklaştığına işaret eden hadise­ler de yok değildi. Hz. Ebû Bekir gibi ciddi şahsiyetler, Hz. İbrâhim’den (a.s.) kalan tevhid dinine inananlar da, bu nurun bekleyişi ve hasreti içindeydiler.

Bunlardan biri de Kus bin Sâide idi. Kus bin Sâide, edip ve şair biriydi. Al­lah’ın birliğine ve öldükten sonra yeni bir hayatın başlayacağına inananlardan­dı. Bir gün bu zat, içlerinde Hz. Ebû Bekir ile Peygamberimizin de bulunduğu bir topluluğa şöyle bir ko­nuşma yapmıştı:

”Yemin ederim ki, Allah katında bir din vardır. O din, bulunduğunuz dinden daha sev­gilidir. Allah’ın göndereceği bir peygamber vardır ki, gelmesi pek ya­kındır. Gölgesi ba­şımızın üstüne gelmiştir. Ne mutlu o kimseye ki, ona iman eder. Ona isyan ve muhale­fet edecek bedbahta ise, yazıklar olsun!”

Kus bin Sâide’nin haber verdiği bu müjdeye mazhar olacak olan da, Hz. Ebû Bekir’in en samimi dostu ve arkadaşı Hz. Muhammed idi (a.s.m.). Hz. Ebû Be­kir en çok onunla olduğu zamanlar huzur buluyor, onunla sohbet etmeyi tercih ediyor ve en çok ona güveniyordu. Ticaret için Mekke’den bir müddet ayrılacak olsa, döndüğünde ilk ziyaret edip sohbet etmek istediği zat Hz. Muhammed’di (a.s.m.).

Bir gün Hz. Ebû Bekir, rüyasında bir ayın gökten süzülerek Mekke üzerine indiğini, sonra bölünerek parçalarının şehrin bütün evlerine dağıldığını, daha sonra da toparlanıp kendi evine girdiğini görmüştü. Gördüğü bu rüya kendisini oldukça heyecanlandırmıştı. Rüyasını Mekke’de bulunan bazı Ehl-i Kitap âlim­lerine sordu. Onlar da beklenen pey­gamberin yakın bir zamanda Mekke’de çı­kacağını, kendisinin de ona uyma bahtiyar­lığına erenlerden olacağını, hattâ ha­yatında iken onun en yakın veziri olacağını söylediler.

Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimizden birkaç yaş küçüktü. Babasının adı Osman’dı, fakat lakabı olan “Ebû Kuhâfe” ile meşhur olmuştu. Annesinin adı ise, “bütün iyiliklerin anası” manasına gelen Ümmü’l-Hayr idi. Hanımının ismi Zey­nep, künyesi de Ümmü Rûman’dı. Bundan önce Kuteyle ile evliydi; Ümmü Rûman’ın vefatından sonra da Esmâ bint-i Ümeys ile evlendi.

Hz. Ebû Bekir’in üçü kız, üçü de erkek olmak üzere altı çocuğu dünyaya gel­di: Bun­­lar Hz. Âişe, Abdullah, Esmâ, Abdurrahman, Ümmü Gülsüm ve Mu­hammed (r.a.) idi.

* * *

Mekke, Hz. Muhammed’e gelen peygamberlik haberiyle çalkalanıyordu. Ki-tap­la­rın­da “yeni bir peygamberin geleceği” haberini okuyan bir kısım Yahudiler ve Hıristiyanlar bile, bu haber karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Müşrikler ise, “Peygamberlik, gele gele içimizden bir yetim ve kimsesize mi gelecekti?! Kabi­lemizin ileri gelenlerinden birisine gelmeli, değil miydi?” diyerek buna karşı geliyorlardı.

Bilhassa müşrikler, tapmış oldukları putların Peygamberimiz tarafından kö-tü­len­mesini bir türlü hazmedemiyorlardı.

Hz. Ebû Bekir bu sırada, ticaret maksadıyla gitmiş olduğu Yemen’de bulunu­yordu. Mekke’deki bu son gelişmelerden habersizdi. Döndüğünde, Ebû Cehil ve Utbe bin Muayt olmak üzere, Kureyş ileri gelenleri hemen etrafını sardılar. Çünkü Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşının o olduğunu biliyorlardı. Aslında, arada Ebû Bekir olmasaydı, Peygamberimizi susturmak için çoktan kuvvete başvuracaklardı.

Hz. Ebû Bekir, “Hayrola,” dedi, “bir haber mi var? Ben yokken bir şeyler mi oldu?”

“Evet, hem de pek büyük bir haber var. Ebû Tâlib’in yetimi Muhammed, pey­gam­berlik iddiasına kalkıştı!”

“Bunu bizzat kendisi mi söyledi?”

“Evet, kendisi söylüyor ve durmadan putlarımızı kötüleyip duruyor!”

“Demek kendisi söylüyor ha! Kendisi söylüyorsa doğrudur” dedi ve “Şimdi nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu.

“Evinde.” dediler.

Hemen kalkıp doğruca Peygamberimizin yanına gitti. Bunu bir de kendisin­den duy­mak istiyordu. Çünkü o biliyordu ki, Hz. Muhammed, hayatında hiç ya­lan söylememişti. Bunun için halk kendisine “Muhammedü’l-Emîn” diyordu.

Hz. Ebû Bekir heyecan içinde doğruca Peygamberimizin huzuruna gitti. Pey­gam­be­rimiz kapıyı kendisine açtığında tebessüm ediyordu. Çünkü kendisine inanacak yegâne şahsın Ebû Bekir olacağından emindi:

“Ey Ebû Kâsım,” dedi, “peygamberlik iddiasında bulunduğun doğru mu?”

“Evet, ey Ebû Bekir! Ben, sana ve bütün insanlara Âlemlerin Rabb’i tarafın­dan gönderilmiş bir elçiyim. İnsanları bir ve tek olan Allah’a inanmaya, putlara tapmaktan vazgeçmeye çağırıyorum.”

Hz. Ebû Bekir bu davet üzerine bir an bile duraklamadan:

“Ben şehadet ederim ki ey Muhammed, sen, bir olan Allah’ın elçisisin.” dedi. Böylece Hz. Ebû Bekir, erkeklerden ilk Müslüman olma şerefine sahip ol­du.

Hz. Ebû Bekir gibi, kavmin güvenilir, itibar edilir ve ileri gelen birisinin Müs­lüman olması, Hz. Âişe’nin ifadesiyle, Peygamberimizi dünyada en çok sevin­diren hadiselerden biri olmuştur.

Bu hadise, Hz. Ebû Bekir’in şeref ve faziletini tek başına ifade etmeye yetecek bir ha­disedir. Nitekim daha sonra bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Ebû Bekir’den başka İslam’a davet ettiğim herkes, önce bir şaşkınlık ve te­reddüt geçirdi. Fakat Ebû Bekir, kendisine İslam’ı anlattığımda ne tereddüt geçirdi, ne durakladı.” [1]

Hz. Ebû Bekir zaten hazır olan gönlünü ve fikrini İslam’a açıverdi. Artık ara­dığı ve beklediği İlahî gerçeklerin feyiz ve heyecanına kendini bütünüyle verdi. Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrılmıyor, yeni gelen İlahî vahiyleri dinlemek için can atıyordu. Ezelî ve ebedî hakikatleri kalbine doldurdukça yerinde duramıyor, bunları kâinata haykırmak, ilan etmek ve başkalarının da bu İlahî feyiz ve kurtu­luşa ermesi aşkıyla yanıyordu.

Ebû Bekir’in (r.a.), Müslüman olduğunda 40 bin dirhem serveti vardı. Hep­sini İslam davasına harcanmak üzere Peygamberimizin emrine verdi. Hz. Ebû Bekir bir yandan fikriyle, ikna ve ispat kabiliyetiyle İslam’ı durmadan tebliğ edi­yor, diğer taraftan da fakir Müslümalara maddi yardımlarda bulunuyordu. Onun vasıtasıyla Mekke ileri gelenlerinin pek çoğu İslam’a girme şerefine er­miştir.

Bu zatların bir kısmı şunlardır:

Hz. Osman (r.a.), Talha bin Ubeydullah (r.a.), Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a.), Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), Zübeyr bin Avvam (r.a.), Abdurrahman bin Avf (r.a.)…

Bu zatlar, hayatta iken cennetle müjdelenen 10 kişiden altısını teşkil ermektedir. Ay­rıca Osman bin Maz’un (r.a.), Ebû Sele­me (r.a.), Erkam bin Ebî Erkam da (r.a.), yine onun vasıtasıyla İslam’la şereflenenlerdendir.

Hz. Ebû Bekir’in yardım ve gayretleriyle İslam davası gün geçtikçe Mekke ufuklarındaki karanlıkları dağıtmaya başlamıştı. Her geçen gün yeni kimseler İlahî nurun cazibesine kapılıyordu. Bu arada müşrikler de boş durmuyor, yeni Müslüman olanları vazgeçirmek için var güçleriyle çalışıyorlardı. İslam yayıl­dıkça tedbirlerini artırıyorlar, söz ve alayla mâni olmaktan vazgeçip maddi kuvvet kullanmaya başlıyorlardı. Müslüman olanları yakaladıkları yerde bayıltıncaya kadar dövüyor ve işkence ediyorlardı.

Hz. Ebû Bekir’in de gayretleriyle, Peygamber’in yüce davasına uyanların sa­yısı 38’i bulmuştu. Müslümanlar imanlarını kuvvetlendirip ibadetlerini rahat­lıkla yapabilmek için, Hz. Erkam’ın evinde gizlice toplanmaya başlamışlar­dı.

Yine bir gün, giriş çıkışı emniyetli olan bu evde toplanmışlardı. Aralarında Hz. Ebû Bekir de bulunuyordu. Tevhid davasını müşriklere açıkça ilan etmek için Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) izin istemişlerdi. Re­sû­lul­lah evvela henüz az olduklarını ifade buyurmuş­sa da, Hz. Ebû Bekir’in de ısrarı üzerine izin verdi. Hep birlikte Kâbe’ye gittiler. Ebû Bekir (r.a.) ayağa kalkıp, orada hazır bulunan müşriklere doğru dönerek konuşmaya başladı:

“Bir olan Allah’a hamd ederim. Allah’a iman ebedî bir saadettir, inkâr ve puta tapmak ise pek kötü bir felakettir. Artık bu manasız Cahiliye âdetinden vazge­çin. Allah Resûlü’nün davetine uyun.” dedi.

Müşrikler önce bir şaşkınlık geçirdiler. Fakat hemen ardından toparlanıp Müslümanların üzerine saldırdılar! Hz. Ebû Bekir’i yere yatırdılar, ellerine ge­çirdikleri şeylerle vurmaya başladılar. Azılı müşrik Utbe bin Rebia çivili ayakkabılarıyla yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı. Ebû Bekir’in yakınları yetişip güçlükle kendisini kurtarabildiler.

Hz. Ebû Bekir bayılmıştı. O gün akşama kadar baygın hâlde yattı. Gözlerini açtığında etrafına bakındı ve ilk sözü, “Re­sû­lul­lah’tan ne haber?” oldu. O ölüm baygınlığı içindeyken bile Re­sû­lul­lah’ı soruyor, “Ona bir şey oldu mu?” diyor­du. Annesinin, “Evladım bir şey yiyip içmez misin?” sorusuna yine aynı cevabı veriyordu: “Re­sû­lul­lah nerede? Onun durumu nasıl?” Annesi bir şey bilmediği­ni söyleyince, “Anneciğim,” dedi, “Hattab’ın kızı Ümmü Cemil’e git, Re­sû­lul­lah’ın ne hâlde olduğunu sor.” Ümmü Cemil’in, Re­sû­lul­lah’ın iyi olduğu haberini getirmesine rağmen, gönlü tatmin olmuyordu. Mutlaka Peygamberimizin du­rumunu kendi gözleriyle görmek istiyordu. Onu görmeden bir şey yiyip içmemeye yemin etti. Bu hâliyle bir yere gidemeyeceğini söylediler. Fakat o, mutla­ka gidip Re­sû­lul­lah’ı görmek istiyordu. Onu görmeden hiçbir şey kendisine hu­zur veremezdi. Etraf tenhalaşınca koluna girdiler, Erkam’ın evine götürdüler. Re­sû­lul­lah’ı görünce, “Anam babam sana feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah!” deyip ağla­maya başladı. Re­sû­lul­lah da kendisini kucakladı, öptü. Onun bu hâli rikkatine dokundu ve gözlerinden yaşlar aktı. [2]

Hz. Ebû Bekir teslimiyetiyle, bağlılığıyla ve üstün fedakârlıklarıyla, Pey­gam­be­ri­mizin nazarında “insanların en sevgilisi” olmuştu. Peygamber Efendimiz de sık sık evine gider, kendisiyle istişarede bulunur, İslam’ı neşir ve tebliğ hiz­metlerinde ve sair işlerde onun fikrini alırdı. Bu beraberlik, başladığı ilk gün­den, Re­sû­lul­lah’ın ahirete irtihâline kadar devam etti. Ondan bir an bile ayrılma­dı. Savaş meydanlarında, Hicret esnasında bu beraberlik devam etti. Kızı Hz. Âişe’yi Re­sû­lul­lah’a nikâhlamakla bu yakınlık daha da perçinlendi.

Mekke, yeni hidayete gelen Müslümanlara giderek dar geliyordu. Müşrikle­rin baskıları ise her geçen gün artıyor; işkencelerin ardı arkası kesilmiyordu. Dinlerini ve hayatlarını kurtarabilmek için Müslümanlardan bir grup, Peygam­berimizin izniyle Habe­şiştan’a hicret etti. Geri kalanlar için de İlahî izin gelince, Müslümanlar kafile kafile Medine’nin yolunu tutmaya başladılar. Fakat Pey­gamberimize henüz hicret izni gelmemişti. Yanından bir an bile ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, kendisinin durumunu sorunca, Re­sû­lul­lah, “Acele etme, ey Ebû Be­kir. Belki Allah sana da bir hicret arkadaşı verir.” buyurdu. Artık Ebû Bekir Hicret’te de Re­sû­lul­lah ile birlikte olacağını anlamıştı. Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir ve Pey­gamberimizden başka Mekke’de kimse kalmamıştı.

Müşrikler, Müslümanların hicret etmesinden de rahatsız oldular. Re­sû­lul­lah’ı kaçırmak istemiyorlardı. Derhâl toplandılar. Re­sû­lul­lah’ın vücudunu ortadan kaldırmaya kesin olarak karar verdiler!

Ancak Cenâb-ı Hak, Habib’ine Cebrail vasıtasıyla durumu bildirdi. Bu gece yatağında yatmayıp hicret etmesini emretti. Yol arkadaşı olarak da Hz. Ebû Be­kir’i tayin buyurdu.

Peygamberimiz hemen Hz. Ebû Bekir’in evine gitti. Kapıda karşılaştılar. Hz. Ebû Bekir heyecanlıydı:

“Anam babam sana feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Bir şey mi var?” dedi. Re­sû­lul­lah, Allah’ın Medine’ye hicret izni verdiğini, kendisinin de beraberinde olacağı­nı söyledi. Ebû Bekir, Re­sû­lul­lah ile birlikte hicret etme şerefine nail olmaktan dolayı sevinç gözyaşları döktü.

Peygamberimiz o gece Hz. Ali’yi kendi yatağında bırakıp Hz. Ebû Bekir’le birlikte gizlice yola çıktı. Sevr Dağı’na doğru ilerlemeye başladılar. Hz. Ebû Bekir heyecanlıydı, Peygamberimize bir zarar gelmesinden endişe ediyordu. Müşrikler kendilerini fark edip peşlerine düşebilirlerdi! Hz. Ebû Bekir kendisi­ni iyice unutmuş, sadece Re­sû­lul­lah’ı düşünüyordu. Kâh önüne geçiyor, kâh ar­kasında kalıyor, kâh sağ ve sol tarafına geçerek muhtemel saldırılara siper olmak istiyordu.

Gecenin geç vakitlerinde Sevr Dağı’ndaki mağaraya ulaştılar. Mağaranın içi­ne hiç insan girmemişti. Haşerat doluydu. Önce Hz. Ebû Bekir mağaraya girdi. Etrafı kontrol etti ve elbisesinin parçalarıyla delikleri tıkadı. Kalan bir deliğe de ayağı gelecek şekilde otur­du. Re­sû­lul­lah da gelip onun yanına oturdu. Mübarek başını mağara arkadaşının di­zi­­ne dayayarak uyudu. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir, ayağında müthiş bir sızı hissetti. Acı­sından âdeta ciğeri yandı. Ama onun fedakârlığının ölçüsüne bakın ki, Re­sû­lul­lah’ı uyan­dırmamak için yerinden hiç kı­pırdamadı. Fakat acının tesiriyle gözlerinden yaş geldi. Re­sû­lul­lah mübarek yüzüne düşen bu damlalarla uyandı:

“Ne oldu, ey Ebû Bekir?” dedi. Ebû Bekir:

“Anam babam sana feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Ayağımı bir şey soktu!” dedi.

Maddi ve manevi dertlerin dermanı olan Re­sû­lul­lah, mübarek tükrüğünü ısı­rılan yere sürdüğü anda Hz. Ebû Bekir’in ağrısı sızısı hemen kesiliverdi. Bu büyük fedakârlık karşısında duygulanan Peygamberimiz, duygularını şöyle dile getirdi:

“Ey Allah’ım! Ebû Bekir’in derecesini kıyamet günü benimle beraber ey­le.”

Müşrikler Re­sû­lul­lah’ı yerinde bulamayınca öfkeden ne yapacaklarını şaşır­dılar. Re­sû­lul­lah’ı bulup getirene büyük mükâfatlar vaat ettiler. Sabaha karşı, iyi iz sürücüler, Peygamber Efendimizi bulup getirmek üzere yollara düştüler. Ni­tekim izlerini bulmakta da gecikmediler. Hattâ izleri takip ederek mağaranın kapısına kadar geldiler. Müşriklerin ayak seslerini duyan Hz. Ebû Bekir heye­canlandı. Fakat Re­sû­lul­lah hiç metanetini bozmadı. Ebû Bekir’e:

“Üzülme, ey Ebû Bekir!” dedi, “Allah bizimle beraberdir. İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, kimse bir şey yapamaz.”

Bu söz üzerine Ebû Bekir sakinleşti. Nitekim müşrikler aralarında konuşurken mağara kapısında gördükleri örümcek ağı ve bir güvercin dolayısıyla ma­ğaraya girmekten vazgeçip oradan uzaklıştılar.

Kur’ân-ı Kerim, Tevbe Sûresi’nin 40. âyetinde bu hadiseyi haber verirken, Hz. Ebû Be­kir’in şanını da kıyamete kadar yüceltmiş oluyordu. Bu âyette mealen şöyle buyu­ru­lur:

“Ey müminler! Siz Allah’ın Resûl’üne yardım etmezseniz de, Allah ona yar­dım etmiştir. Kâfirler onu yurdundan çıkardıklarında, mağaradaki iki kişiden biri olduğu hâlde o, yanındaki dostuna ‘Üzülme,’ diyordu, ‘Allah bizimle bera­berdir.’ Allah böylece onun üzerine emniyet ve rahmetini indirdi, sizin görme­diğiniz ordularla onu takviye etti ve kâfirlerin davasını alçatttı. Yüce olan, Al­lah’ın davasıdır. Allah’ın kudreti her şeye galiptir ve O’nun her işi hikmetle­dir.”

Re­sû­lul­lah, sadakat ve fedakârlık timsali Hz. Ebû Bekir’le birlikte, düşman tehlikesinden emin olmak için mağarada üç gün kaldı. Bu sırada, Hz. Ebû Be­kir’in kızı Esma kendilerine yiyecek getiriyor, oğlu Abdullah da haber ulaştırıyordu. Bütün bunları gece karanlığında yapıyorlar, gün ışımadan da yanla­rından ayrılıyorlardı.

Üç gün sonra, mağaradan çıkıp İslam tarihinde yepyeni bir devir açan “Hicret” için Medine’nin yolunu tuttular. Tehlikeli ve yorucu bir yolculuk­tan sonra Medine’ye ulaştılar. Daha önce oraya hicret etmiş Müslümanlarla birlikte Medineli halk sokaklara dökülerek bu eşsiz misafirleri sevinç göz­yaşları içinde bağrına bastı. [3]

Hz. Ebû Bekir, Medine’ye hicret ettikten sonra da devamlı Re­sû­lul­lah’ın yanında bulundu. Bütün varını İslam’a vermiş bir insandan zaten başka bir şey beklenemezdi.

Sadakat, sevdiği ve bağlandığı şahsa benzemek, bütün varlığını ona ada­mak ve âdeta kendi varlığını sevdiğinin varlığında yok bilmektir. İşte Hz. Ebû Bekir’i erişilmez bir mertebeye yükselten sır budur. Ona “Sıddık” dedirten vasfı, Re­sû­lul­lah’a olan bu eşsiz sadakat ve bağlılığıdır. Re­sû­lul­lah’ın söyledi­ği her şeye ne kadar akıl almaz dahi olsa tereddütsüz inanır, iman ederdi.

Onun bu vasfını, Re­sû­lul­lah’a ilk duyduğunda iman etmesi gösterdiği gi­bi, Mirac mucizesini tasdiki de ispat etmektedir.

Re­sû­lul­lah bir gece Cebrail’le birlikte Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya, ora­dan da Allah’ın izniyle yüce âlemlere götürülmüş ve aynı gece dönmüştü. Ertesi gün bu eşsiz mucizeyi müşriklere haber vermiş, fakat müşrikler inan­mamışlardı. Hattâ birtakım yeni Müslümanlara bile Mirac mucizesinin ka­bulü ağır gelmişti. Bu Müslümanlar doğruca Hz. Ebû Bekir’e gittiler:

“Yakın ve samimi dostunun anlattıklarından haberin var mı?” dediler, “Bu gece Mescid-i Aksâ’ya gittiğini, orada namaz kıldığını, geçmiş peygamber­lerle görüşüp göklere çıktığını ve döndüğünü anlatıyor.”

Hz. Ebû Bekir sadece bir şeyden emin olmak istiyordu:

“Bunu o mu söylüyor? Siz bu anlattıklarınızı kendisinden mi duydunuz?”

“Evet,” dediler, “kendisinden duyduk.”

Hz. Ebû Bekir hiç tereddüt etmeden hemen şu cevabı verdi:

“O söylediyse mutlaka doğrudur. Ben ona ve Allah’tan getirdiği her şeye iman etmişim.”

Daha sonra hemen Peygamber Efendimizin yanına gidip, Mirac’ı bizzat ken­disinden dinlemek istedi. Re­sû­lul­lah bu büyük mucizeyi anlatınca, Hz. Ebû Be­kir şöyle dedi:

“Yemin ederim ki, sen doğru söylüyorsun. Çünkü sen Allah’ın Peygamber’i­sin. Ben buna bir kere daha şehadet ederim.”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendisine iltifatta bulunarak:

“Ey Ebû Bekir, sen zaten Sıddık’sın” buyurdu. Ve bundan böyle bu unvan, kıyamete ka­dar şerefli bir vasıf olarak Hz. Ebû Bekir’in adıyla birlikte anılmaya başlan­dı. [4]

* * *

Hastalığı sırasında sahabiler Re­sû­lul­lah’ı sık sık ziyaret ediyorlardı. İçlerinde Ebû Bekir’in de bulunduğu bu ziyaretlerden biri esnasında Peygamber Efendi­miz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Cenâb-ı Hak, kulunu, dünya ile ahireti tercih hususunda serbest bıraktı. Ama o kul, ahireti tercih etti.”

Bu ifadelerden ilk anda kimse bir şey anlamadı. Yalnız Hz. Ebû Bekir, Pey­gam­be­ri­mizin, bu sözle, vefat edeceğini işaret ettiğini anlamıştı. Hemen ağ­lamaya başladı ve şunları söyledi:

“Babalarımız, analarımız, çocuklarımız, mallarımız, canlarımız sana feda ol­sun, yâ Re­sû­lal­lah!”

Peygamberimiz onun bu feraset ve hassasiyetinden dolayı duygulandı ve şöyle buyurdu:

“Ağlama, ey Ebû Bekir. Eğer Allah’tan başka bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim. İslam kardeşliği ve sevgisi şahsi dostlukların üze­rindedir.” Sonra da: “Mescitte Ebû Bekir için açılan kapılardan başka bütün kapılar kapatılsın.” buyurdu. [5]

Bu konuşmadan birkaç gün sonra Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hastalığı, cemaatle namaz kıldıramayacak derecede ağırlaştı. Buyurdu ki:

“Hz. Ebû Bekir’e söyleyin, insanlara namaz kıldırsın.”

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, müminlere 17 vakit namaz kıldırdı. Hattâ bir sabah namazında da Peygamber Efendimize imamlık yapma şerefine er­di.

* * *

Re­sû­lul­lah ruhunu teslim ettiğinde, Ebû Bekir (r.a.) başka bir yerde idi. Halk toplanmış, ağlaşıyordu. Ebû Bekir (r.a.) haberi alıp geldiğinde, kimseyle konuşmadan doğruca Re­sû­lul­lah’ın bulunduğu odaya girdi. Yüzündeki örtüyü kaldır­dı, alnından öptü. Sonra da tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde şöyle dedi:

“Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz. Anam babam sana feda olsun! Sen sağ iken de güzeldin, ölü iken de güzelsin. Cenâb-ı Hak sana bu ölüm şidde­tinden başka ikinci bir keder vermeyecektir. Takdir edilmiş olan bu ölüm geçi­dini ise, şimdi atlatmış bulunuyorsun.”

Fakat ne garip ki, münafıklar, Re­sû­lul­lah’ın ölümü sırasında bile nifaklarından ve bozgunculuklarından vazgeçmiyorlardı.

“Muhammed, Peygamber olsaydı ölmezdi!” diyerek Müslümanların mane­viyatını sarsmaya çalışıyorlardı.

Hz. Ömer bu söylentilere daha fazla dayanamayarak kılıcını sıyırdı ve:

“Re­sû­lul­lah vefat etmemiştir. Kim böyle bir şey söylerse, şu kılıcımla boynunu vu­rurum!” dedi.

Bu sırada Hz. Ebû Bekir geldi ve Hz. Ömer’in üzüntü içinde söylediği bu söze karşılık şu manalı konuşmayı yaptı:

“Allah, daha hayatta iken Resûl’üne öleceğini haber vermişti. Evet, Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ölmüştür. Baki olan ancak Allah’tır.” Sonra da Âl-i İmrân Sûresi’nin şu mealdeki 144. âyetini okudu:

“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler ge­lip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim gerisin geri dönerse şunu iyi bilsin ki, Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.”

Devamla şunları söyledi:

“Allah’ın dini yaşayacaktır. Allah’ın davası tamamlanmıştır. Allah, dinine sa­rılıp onu yüceltmek için çalışanların yardımcısıdır. Elimizde Allah’ın kitabı vardır. O, bir nur ve şifadır. Allah, Resûl’ünü doğru yola onunla iletmiştir. Al­lah’ın helal ve haram kıl­dığı şeyler onun içindedir.” [6]

Hz. Ebû Bekir, Ashâb’ın ileri gelenlerinin yaptıkları konuşmalardan sonra itti­fakla “Re­sû­lul­lah’ın halifesi” seçildi. Çünkü herkes onun Re­sû­lul­lah (a.s.m.) yanındaki yerinin herkesten önde olduğunu biliyor ve takdir ediyordu. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiğinin ertesi günü mescidin minberine çıktı ve şu tarihî konuşmayı yaptı:

“Ey insanlar! Ben sizin en hayırlınız olmadığım hâlde size emîr oldum. Fakat Kur’ân ve Re­sû­lul­lah’ın sünneti bize öğretildi. Bilgimiz varsa ancak bu sayede­dir. Hali­felik hizmetinde benim için bir rahatlık yoktur. Gücüm yetmeyen ağır bir işi elimde olmayarak üzerime almış bulunuyorum. Bu vazife için daha güçlü birisinin seçilmesini çok arzu ederdim. Size Allah’tan korkmanızı tavsiye ede­rim!

“Ey insanlar! Eğer vazifemi hakkıyla yerine getirirsem bana uyun ve bana yardım edin. Eğer kötülüğe saparsam beni doğru yola getirin! Doğruluk ema­nettir, yalancılık da hıyanettir. İnşaallah içinizde en zayıfınız, kendisinin hakkı­nı alıncaya kadar yanımda en güçlünüz olacaktır. İçinizdeki en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hak kendisinden alınıncaya kadar benim yanımda en zayıfı­nız olacaktır. Ben Allah’a ve Resûl’üne itaat ettikçe siz de bana itaat edin. Allah ve Resûl’üne isyan ettiğimde bana itaat etmeniz gerekmez. Kendim ve sizin için Allah’tan af ve bağışlanma diliyorum.” [7]

Hz. Ebû Bekir, halife olduktan sonra büyük bir titizlikle ve Peygamber Efen­dimize sadakada üzerine düşen vazifeleri yapmaya koyuldu. İlk işi, Peygambe­rimizin yapmak isteyip de ömrünün vefa etmediği, Üsâme ordusunu Şam’a gön­dermek oldu. Sahabile­rin ileri gelenlerinden bazıları o sırada meydana çıkan “Yalancı Peygamberler” meselesi­ni ileri sürüp “ordunun sefere çıkmasının bi­raz geciktirilmesi” istikametinde görüş be­yan etmişlerdi. Bunlara karşı halifenin cevabı şu oldu:

“Allah’a yemin ederim ki, eğer kaplanlar ve kurtların Medine’ye gelip beni parçalayacaklarını bilsem, yine Re­sû­lul­lah’ın emrini yerine getireceğim! Çünkü Re­sû­lul­lah, ‘Üsâme ordusunu mutlaka gönderin.’ buyurmuştur.”

Hz. Ömer’in Üsâme’yi genç bulup daha yaşlı birinin kumandan olmasını tek­lifi üzerine de:

“Ey Hattab’ın oğlu! Üsâme’yi Re­sû­lul­lah kumandan tayin ettiği hâlde, bu ka­rarı ben nasıl değiştirebilirim?!” dedi. [8]

Üsâme ordusu, Ebû Bekir’in (r.a.) verdiği talimatla hareket etti. Rumlarla kar­şı­laş­madı. Fakat geri dönerken, dinden dönen Huzaalılardan bir grubu bozguna uğrattı. Böylece hem Re­sû­lul­lah’ın emri yerine getirilmiş, hem de başgösteren büyük bir fitneden Müslümanlar kurtarılmış oldu.

Artık Hz. Ebû Bekir devletin reisi ve Re­sû­lul­lah’ın halifesiydi. Kızı ve Re­sû­lul­lah’ın hanımı Hz. Âişe, babasının hilafeti hususunda şu ibretli sözleri söyle­miştir:

“Bu vazife öylesine ağır bir yüktü ki, eğer dağların üzerine çökseydi onları paramparça ederdi! Fakat Hz. Ebû Bekir bu ağır vazifeyi Allah’ın yardımı ve müminlerin desteği sayesinde en mükemmel şekliyle yerine getirdi. Halifeliği müddetince Kur’ân ve hadiste açık bir delil bulunmayan hususlarda sahabilerden gerekli gördükleriyle istişarede bulundu.”

* * *

Hz. Ebû Bekir son derece iyi bir idareciydi, işlere kabiliyet ve ehliyetli olanla­rı tayin ederdi. Mesela maliye işlerine, Peygamber Efendimizin “Ümmetin Emini” dediği Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı tayin etti. Adalet timsali Hz. Ömer’i hu­kuk işlerine, vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sabit’i de kayıt ve yazışma işlerine memur etti.

Hz. Ebû Bekir, idaresini üzerine aldığı halkın durumunu teftiş etmek için ge­celeri do­laşır, zayıf ve kimsesizlerin yardımına koşardı. Salih el-Gıfârî bununla ilgili bir hatırasını şu şekilde anlatır:

“Yaşlı ve âmâ bir kadının bakımını Hz. Ömer üzerine almıştı. Kadın kimse­sizdi. Hz. Ömer yiyecek ve içeceğini bizzat kendisi götürür, işlerini görürdü. Bir gece baktı ki, kendisinden önce biri gelip kadıncağızın bütün işlerini gör­müş! Ertesi gün erken dav­ranıp vazifesini yaptı ve gizlendiği yerde beklemeye başladı. Bir de baktı ki, mümin­lerin halifesi Ebû Bekir geliyor! Gizlendiği yer­den çıktı ve duygulanarak:

“Demek sendin, ey müminlerin emîri!” [9]

Hz. Ebû Bekir, vali ve ordu komutanlarına sözlü ve yazılı tavsiyelerde bulu­nurdu. Bir defasında İkrime’ye (r.a.) şu ibretli tavsiyede bulunmuştur:

“Yapacağım, dediğin şeyi yap; söz verince, vaadini yerine getir. İkaz etmekten kork­ma, fakat bunu yaparken neyi söyleyip neyi söylemeyeceğine dikkat et. Suçluya hak ettiği cezadan fazlasını verme, hak edene de ceza vermeyi gecik­tirme.”

Halife seçildikten sonra ailesinin geçimi için devlet hazinesinden maaş alma­yı hiç düşünmemişti. Geçimini ticaret yaparak karşılamak istiyordu.

Halife seçildikten sonra bir gün ticaret için pazara gidiyordu. Hz. Ömer’le kar­şılaştı. Hz. Ömer, kendisine Beytülmâl’den maaş bağlanmasını teklif etti. Hz. Ebû Bekir, “Aldığım paranın karşılığını ödeyememekten korkarım!” dedi. Fakat Hz. Ömer, vaktinin ancak devlet işlerine yeteceğini, ticaret yapmaya artık vakti kalmayacağını söyledi. Ve onu hazineden geçimi kadar maaş almaya ikna etti. Hz. Ebû Bekir, halifelikte kaldığı iki yıl müddetince hazineden maaş almış­tır. Fakat vefat ettiğinde aldığı maaşın hepsinin hesap edilerek tamamıyla mira­sından karşılanmasını vasiyet etti. [10]

* * *

Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döneminde yaptığı hizmetler kısaca şunlardır:

Daha Peygamberimiz (a.s.m.) vefat etmeden önce Yemâme, Yemen ve da­ha başka yer­lerde birtakım yalancı peygamberler türedi. Bunlar kabilelerini kendi nüfuzları altın­da toplamak istiyorlardı. Re­sû­lul­lah’ın vefatını fırsat bilip harekete geçtiler. Hz. Ebû Bekir, bunlar üzerine Hâlid bin Velid (r.a.), İkrime bin Ebî Cehil (r.a.), Muhacir bin Ebî Ümeyye (r.a.) ve Amr bin Âs’ı (r.a.) gönderdi. Ve bu fitnenin önü alındı.

Re­sû­lul­lah’ın vefatıyla Arap kabilelerinin bir kısmı dinden döndü. Yahudi­ler, Hıristi­yanlar ve münafıklar harekete geçti. Hz. Âişe’nin (r.a.) ifadesiyle, Müslümanlar, kış ge­cesinde yağmura tutulup dağılan koyun sürüsüne döndüler… Ebû Hüreyre’nin ifadesiyle, “Şayet Ebû Bekir (r.a.) olmasaydı, Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra Müslümanlar helak olurdu!” Fakat Hz. Ebû Bekir, Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla, kendisine ihsan ettiği meziyet ve kabiliyetle Müslümanları bu tehlikeli geçitlerden salimen geçirdi.

Hz. Ebû Bekir’in diğer mühim bir hizmeti de, “Kur’ân’ı toplatması”dır. Gerek Mek­­ke devrinde gerekse Medine devrinde olsun, bir âyet nazil olduğunda, Peygamberimiz hemen vahiy kâtiplerinden birini çağırır, derhâl vahyedilen âyeti yazdırırdı. Bu şekilde muhtelif zaman ve yerlerde nazil olan âyetler, bu­lunan kâğıt parçaları, tabaklanmış deriler, yassı beyaz taşlar, develerin kürek kemikleri veya hurma yapraklarına yazılıyordu. Herhangi bir yanlışlığa mey­dan vermemek için de, Peygamberimiz, yazılan âyeti vahiy kâtibine okuta­rak, fazla bir şey varsa çıkarttırır, eksik varsa tamamlatırdı. Böylece, Peygam­berimiz hayatta iken Kur’ân-ı Kerim’in tamamı, tam ve doğru olarak yazılmış­tı. Fakat yazılan bu nüshalar bir yerde biriktirilmiyordu. Sahabilerden iste­yen, bu nüshaları kendilerine alabiliyordu. Gerek Peygamberimizin hayatta olması, gerekse Kur’ân hafızı olan sahabilerin çok olması, “sayfalar”ı bir ara­ya getirmeye ihtiyaç hissettirmemişti. Ancak Müseylimetü’l-Kezzâb’la yapı­lan Yemâme Savaşı’nda çok sayıda hafızın şehit edilmesi, bu ihtiyacı ortaya çıkardı.

“Sayfaların bir araya toplanması” ihtiyacını ilk hisseden, Hz. Ömer’di. Hz. Ömer, Yemâme Savaşı’ndan sonra hafızların daha da azalacağı, âyetlerin yazılı olduğu vesikaların kaybolabileceği endişesine kapıldı. Bu düşüncesini Hz. Ebû Bekir’e açtı. Değişik yerlerde dağınık hâlde bulunan yazılı Kur’ân say­falarının bir araya getirilmesini teklif etti. Peygamberimizin hayatta iken böyle bir şeyi yapmamış olduğunu düşünerek evvela tereddüt geçiren Hz. Ebû Bekir, meselenin ehemmiyetine binaen teklifi kabul etti. Beraberce müzakere ederek, sayfaların bir araya getirilmesini kararlaştırdılar.

Kur’ân sayfalarının toplatılması vazifesi, Peygamberimizin (a.s.m.) vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit’e (r.a.) verildi. Hz. Zeyd o sıralarda 20 yaşlarında bulunuyordu. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona ezberleyen ve en iyi okuyan sahabilerden biriydi.

Hz. Zeyd bu kutsi vazifeyi alır almaz derhâl harekete geçti. Hz. Ebû Bekir’in emriyle, yanında âyet yazılı parça bulunanların, Re­sû­lul­lah’ın huzurunda yazıl­dığına dair iki şahitle birlikte bu parçaları getirmesini ilan etti. Bütün sahabiler meseleye bütün güçleriyle sahip çıktılar. Ellerindeki belgeleri, Re­sû­lul­lah’ın hu­zurunda yazıldığına dair iki şahitle beraber Hz. Zeyd’e getiriyorlardı. Hz. Zeyd de onları sûre ve âyet sırasına göre düzenliyordu.

Bu şekilde, bir sene gibi kısa bir zamanda, dağınık olan Kur’ân sayfaları bir araya toplanmış oldu. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Zeyd’e âlim sahabilerden bir heyet teşkil etmesini emretti. Toplanan Kur’ân âyetleri bu heyet huzurunda okundu. Hiçbiri itiraz etmedi.

Hz. Ebû Bekir vefatına kadar, toplu hâldeki Kur’ân nüshasını yanında muha­faza etti. Onun vefatından sonra ise bu nüsha Hz. Ömer, daha sonra ise Hz. Ömer’in kızı, aynı zamanda Peygamberimizin (a.s.m.) hanımı olan Hz. Hafsa’nın yanında kal­dı. [11]

Hz. Ebû Bekir İslamiyet’i muhtaç gönüllere ulaştırmak için ordular hazırladı. Hz. Hâlid bin Velid kumandasındaki bir orduyu Irak içlerine gönderdi. Bu ordu zaferden zafere koşarak kısa zamanda Irak’ın mühim bir kısmını fethetti. Tevhid sancağını oraya dikti.

Irak’ın fethinden sonra Hz. Hâlid bin Velid’i Şam’a gönderdi. Fakat Şam’ın fe­tih müjdesini alamadan bu fâni âleme gözlerini kapadı. Sıddîk-i Ekber vefat et­tiğinde, tarih hicrî 13 yılını gösteriyordu. Allah ondan razı olsun!

* * *

Hz. Ebû Bekir tam bir takva ehliydi. Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmakta büyük bir dikkat gösterirdi.

Bir defasında, hizmetçisi yiyecek getirmişti. Hz. Ebû Bekir çok acıkmış oldu­ğundan, nereden getirdiğini sormadan birdenbire onu yemiş bulundu. Fakat sonradan, bu yiyeceği nereden getirdiğini hizmetçisine sordu.

“Cahiliye Devri’nde bir kadına yaptığım muskaya karşılık bana vermeyi vaat ettikleri şeydi.” cevabını alınca birden rengi değişti. Parmağını hemen bo­ğazına salarak, yediği şeyi tamamen dışarı çıkardı. Yanındakiler bu davranışını aşırı bularak:

“Ey müminlerin emiri! Bütün bunlar bir lokma yiyecek için mi?!” deyince şu hikmetli cevabı verdi:

“Öleceğimi bilsem yine de o lokmayı çıkarırdım. Çünkü Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘Haramla beslenen bir ceset, cehennemde yanmaya mah­kûmdur!’” [12]

* * *

Hz. Ebû Bekir, kulluk vazifesinde de çok önde bir şahsiyetti. Bir gün sahabiler, Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı. Sohbet sırasında Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Sahabe-i Kirâm’a bir soru sordu:

“Bugün hanginiz oruçludur?”

“Ben, yâ Re­sû­lal­lah.” dedi Hz. Ebû Bekir.

Peygamberimiz, “Bugün hanginiz bir cenazeyi takip etti?” diye sordu.

Ebû Bekir, ”Ben, yâ Re­sû­lal­lah.” diye cevap verdi.

Peygamberimiz, “Bugün sizden kim bir fakiri doyurdu?” diye sordu.

Ebû Bekir, “Ben doyurdum, yâ Re­sû­lal­lah.” dedi.

Peygamberimiz, “İçinizden kim bir hasta ziyaret etti?” diye sordu.

Yine Hz. Ebû Bekir, “Ben!” cevabını verince, Allah’ın Resûl’ü tebessüm ede­rek şu müjdeyi verdi:

“Bu hasletler kimde toplanırsa, işte o, cennete girer.” [13]

Hz. Ebû Bekir çok güzel Kur’ân okurdu. Kur’ân okuyuşu o kadar tesirliydi ki, okur­ken hem kendisi ağlar, hem de dinleyenleri ağlatırdı. İslam’ın ilk yıllarında Mekke’de müşriklerin kadınları, çocukları ve köleleri bile onu dinlemek üzere başına toplanırlardı. Fakat müşrikler, “Çoluk çocuğumuzu dinimizden çıkara­cak!” diye buna engel oldular.

O, Kur’ân’ı anlama, sünnete vâkıf olma hususlarında da sahabilerin en âlimi idi. Çün­kü hayatı boyunca Re­sû­lul­lah ile beraber olmuş, bütün duyguları ve ka­biliyetleri ile ondan İslam’ı ve Kur’ân’ı anlamaya yönelmişti. Bunun içindir ki, Re­sû­lul­lah sağlığın­da bile kendisine fetva salahiyeti vermişti. Hz. Ebû Bekir, hangi âyetin ne zaman ve hangi hadise üzerine indiğini en iyi bilenler­dendi.

Bir gün Hz. Ebû Bekir, Ashâb’dan bir grubun, “Ey iman edenler! Siz kendinizi kötülüklerden korumaya bakınız. Siz doğru yolda olduktan sonra, sapıklığa düşenler size zarar veremez.” mealindeki Mâide Sûresi’nin 105. âyet-i kerimesini farklı bir şekilde anladıklarını gördü. Duruma müdahale ederek:

“Bu âyeti asıl maksadından daha farklı anlıyorsunuz. Ben, bu âyeti okuduktan sonra, Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘İnsanlar zalimi görüp zulmüne engel olmaz­larsa, hepsine birden ceza gelmesi beklenmelidir.’” [14] dedi.

Hz. Ebû Bekir çok zengin bir insandı. Zenginliği kadar da çok cömertti. Bu cömertliği bazen bütün varlığını Allah yolunda harcamaya kadar varırdı. Hz. Ömer bununla ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:

“Bir defasında İslam davası için Re­sû­lul­lah, yardımda bulunmamızı emir bu­yur­muştu. Bu, servetimin çok olduğu bir zamana rast geldi. İçimden, ‘Bugün Ebû Bekir’i geçebilirim!’ dedim. Malımın yarısını getirip Re­sû­lul­lah’a teslim et­tim. Re­sû­lul­lah:

“‘Ailene ne bıraktın, ey Ömer?’ dedi.

‘”Getirdiğim kadarını da aileme bıraktım.’ dedim.

“Biraz sonra Ebû Bekir geldi. O da malının tamamını getirmişti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ona da:

“‘Ailene ne bıraktın, ey Ebû Bekir’ dedi. Hz. Ebû Bekir’in verdiği cevap şuydu:

‘”Onlara da, Allah ve Resûl’ünün sevgisini bıraktım.’

“Ben bunun üzerine, ‘Artık hiçbir hayır yarışında Ebû Bekir’i geçemem!’ de­dim.” [15]

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), onun bu yüksek fedakârlığını metheden ifade­lerde bulunmuştur. Bir defasında, “Bana malı ve sohbeti hususunda insanların en cömerti, Ebû Bekir’dir.” buyurmuştur.

Bir başka defa da, “Yaptıklarına karşılık mükâfatını veremediğimiz kimse yoktur; ancak Ebû Bekir müstesna… Bizim yanımızda Ebû Bekir’in öyle bir cömertliği vardır ki, kıyamet gününde onun mükâfatını ancak Allah verir.” buyur­muşlardır. [16]

Peygamber Efendimizin Hz. Ebû Bekir hakkında takdir ve tavsif dolu hadis­leri vardır. Bunlardan birkaçını kaydediyoruz:

“Peygamberler müstesna insanların en faziletlisi, Ebû Bekir’dir.” [17] İbn-i Ömer (r.a.) şöyle rivayet ediyor:

“Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir gün evinden çıktı, mescide girdi. Sağında Hz. Ebû Bekir, solunda da Hz. Ömer vardı. İkisinin ellerinden tutmuş olduğu hâlde şöyle buyurdu:

‘”Biz kıyamet gününde işte bu şekilde diriltileceğiz.’” [18]

Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

“Kim Allah rızası için sadaka verirse, cennette ‘Ey Allah’ın sevgili kulu! Bu­raya gel. Bu kapıda büyük bir hayır ve bereket vardır.’ diye çağrılır. Çok namaz kılanlar cennetin namaz kapısından, mücahitler cihat kapısından, çok sadaka verenler sadaka kapısından, oruçlular ise Reyyan kapısından davet edilirler.”

Bu sırada Hz. Ebû Bekir de orada bulunuyordu:

“Anam babam size feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Bir kişi bütün bu kapılardan davet edilebilir mi?” dedi. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Evet, davet edilebilir. Senin, işte bu davet edilenlerden biri olduğunu ümit ederim.” [19]

Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizden 142 hadis rivayet etmiştir. Onun bu kadar az hadis rivayet etmesinin sebebi, Peygamber Efendimizden sonra iki yıl gibi kısa bir müddet hayatta kalmış olmasıdır. Ayrıca devlet işleriyle meşguliyeti de hadis rivayetine mâni olmuştur.

Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden biri şudur:

“Size doğruluğu tavsiye ederim. Doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü doğ­rulukla iyilik bir aradadır ve her ikisi de cennettedir. Yalandan sakınınız. Çünkü yalan, kötülükle beraberdir ve her ikisi de cehennemdedir. Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü hiç kimseye imanda yakinden sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Birbirinizi kıskanmayınız. Birbirinize düş­manlık etmeyiniz. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz.” [20]


[1]el-Bidâye, 3: 30; Sîre, 1: 269.
[2]İnsânü’l-Uyûn, 1: 475; el-Bidâye,3: 30.
[3]el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3: 177-180; Tabakât, 3: 172; Üsdü’l-Gàbe, 3: 209-210; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 1; Sîre, 2: 128.
[4]Sîre, 2: 39; İnsânü’l-Uyûn, 2: 92; Tabakât, 1: 213-216.
[5]Buhârî, Fezâiü’l-Ashâb: 3; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 2-3; Tirmizî, Menâkıb: 15; Üsdü’l-Gàbe, 3: 216; Sire, 4: 299; İnsânü’l-Uyûn, 3: 458.
[6]Buhârî, Cenâiz: 123; İbni Mâce, Cenaiz: 65, Tabakât, 2: 265-267; Sîre, 4: 305; İnsânü’l-Uyûn, 3: 474.
[7]Tabakât, 3: 182-183; Sire, 4: 311; İnsânü’l-Uyûn, 3: 483; Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 317.
[8]el-Bidâye, 6: 305; el-Kâmil fi’t-Tarih Tercümesi, 2: 307; Hayâtü’s-Sahâbe, 1: 314-318.
[9]Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 42.
[10]Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 148.
[11]Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân: 2.
[12]Hilye, 1: 31
[13]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 12.
[14]Tirmizî, Zühd: 60; Müsned, 1: 2.
[15]Üsdü’l-Gàbe, 3: 218; Tirmizî, Menâkıb: 16; Hilye, 1: 32.
[16]Üsdü’l-Gàbe, 3: 218; Tirmizî, Menâkıb: 16; Hilye, 1: 32.
[17]Feyzül-Kadir, 1: 90.
[18]İbni Mâce, Mukaddime: 11; Tirmizî, Menâkıb: 16.
[19]Müslim, Zekât: 86; Tirmizî, Menâkıb: 16.
[20]Müsned, 1: 3, 5.

Ömer bin Hattab (r.a.)

Peygamberlik güneşinin kâinatı aydınlatmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Şirk ile tevhid arasındaki mücadele her geçen gün daha da artıyordu. İman sa­fına geçenlerin sa­yısı arttıkça, müşriklerin baskı ve zulümleri de o nispette artı­yordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) İslam’ın kuvvetlenmesi ve Müslümanların zulüm ve işkenceden kurtulması için çareler arıyordu. Bu maksatla, bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a hicret etmesine izin veriyordu.

Müşriklerin bir araya toplanıp Re­sû­lul­lah’ın vücudunu ortadan kaldırma kara­rı aldıkları günlerdi… Müslümanlar ibadetlerini gizli olarak yapıyorlardı. Henüz Müslüman olanların sayısı 40’a ulaşmamıştı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), müşrikler arasında bulunan, güçlü kuvvetli ve halk arasında itibarlı iki Ömer’den birinin Müslüman olması için Allah’a duada bulundu ve şöyle niyaz etti:

“Allah’ım! İslam’ı Ebû Cehil bin Hişam veya Ömer bin Hattab’la kuvvetlen­dir!” [1]

Ne gariptir ki, bu iki Ömer’den biri olan Ömer bin Hişam, diğer namıyla Ebû Cehil, Re­­sû­lul­lah’ı öldürecek olana 100 deve vaat ederken, Ömer bin Hattab da bu teklifi kabul edip Re­sû­lul­lah’ı öldürmek üzere yola çıkıyordu…

O Ömer ki, cesaret ve şecaatiyle Kureyş arasında nam salmıştı. Dediğini ya­par ve kendisine hiç kimse mâni olamazdı. Kılıcını kuşanıp Re­sû­lul­lah’ı öldür­mek üzere yola çıktı.

Bütün hiddet ve şiddetini üzerinde toplamış, gidiyordu. Yolda yeni Müslüman olmuş Nuaym’a rastladı.

Nuaym:

“Nereye gidiyorsun böyle, ey Ömer!” dedi. Hz. Ömer celalliydi:

“Kureyş’in arasına yeni din icat edip ayrılık düşüren Muhammed’in vücudunu ortadan kaldırmaya!” cevabını verdi. Nuaym:

“Ey Ömer,” dedi, “kız kardeşin ve enişten de onun dinine girdi. On­dan haberin var mı? Sen önce onları o dinden döndür.”

Ömer bir şaşkınlık ve tereddüt geçirdi. Sonra hışımla yolunu değiştirdi ve doğruca eniştesinin evine yöneldi.

Ömer bin Hattab, kız kardeşinin evine gelince kapıda durdu ve içerden yanık sesle eniştesinin Kur’ân okuduğunu işitti. Hızla içeri daldı. Eniştesi ve kız karde­şi, okudukları Kur’ân sayfasını hemen sakladılar. Ömer:

“Getirin bakayım okuduğunuzu!” dedi.

“Yok bir şey!” dediler. Ömer öfkeyle:

“Demek duyduğum doğruymuş, siz de ona uymuşsunuz!” de­di. Hemen arkasından eniştesinin yakasından tutup yere yapıştırdı! Kocasını kurtarmak isteyen kız kardeşi Fâtıma’yı, indirdiği darbelerle kanlar içinde bırak­tı. Kız kardeşi hem ağlıyor, hem de Kelime-i Şehadet getirerek Müslümanlığını ilan ediyordu.

Bu acıklı manzara birden Ömer’in öfkesini dindirdi. Gazabının yerini bir acı­ma aldı. Yumuşak bir sesle:

“Getirin bakalım okuduğunuzu.” dedi. Fâtıma (r.anha) ondan, önce temizlenmesini istedi. Sonra da Tâhâ Sûresi’nin başından okumaya başladılar.

Kur’ân okundukça Ömer’in kalbinde dalgalanmalar oldu. Kur’ân’ın belagatı kalbine ılık ılık akmaya başladı. Daha fazla dayanamadan:

“Bu ne tatlı bir kelam!” dedi. Re­sû­lul­lah’ın nerede olduğunu sorup öğrendi ve doğruca Dâr’ül-Erkam’ın evinin yolunu tuttu.

Re­sû­lul­lah o sırada sahabilerle sohbet ediyordu. Hz. Hamza, Ömer’in gelişi­ni gördü. Sahabiler endişeye kapıldı! Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) hiç telaş göstermeden:

“Bırakın gelsin.” buyurdu.

Hidayet güneşinin cazibesine kapılan Ömer, Kelime-i Şehadet getirip Müslüman ol­duğunu ilan etti. Peygamber Efendimiz ve orada bulunan sahabiler se­vinçle tekbir alma­ya başladılar. Re­sû­lul­lah’ın bir gün önce iki Ömer’den birinin Müslüman olması için yapmış olduğu dua kabul olmuştu…

Hz. Ömer, 40’ıncı Müslüman’dı. Artık o, cesaret ve kahramanlığını İslam davası uğrunda kullanacaktı.

“Ne duruyoruz?!” dedi, “Gidip Kâbe’de açıkça ibadetimizi yapalım.”

Re­sû­lul­lah, sağında Hz. Ömer, solunda Hz. Hamza olduğu hâlde Kâbe’ye yöneldi. Bu manzarayı gören müşrikler şaşırdılar. Bazıları Hz. Ömer’in onları tes­lim aldığını sandı. Fakat Ebû Cehil durumu fark etti:

“Hayır,” dedi, “bu geliş başka geliş, Ömer’i de kaybettik!” diye hayıflandı.

Gerçekten de biraz sonra Hz. Ömer onların önünde durdu ve:

“Kimse yerin­den kımıldamasın, yoksa boynunu vururum!” diye haykırdı.

Müşrikler donup kalmışlardı. Hiçbir şey diyemediler.

Böylece, Müslümanlar ilk defa açıktan açığa Kâbe’de namaz kılmaya başla­dılar. O zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’e, hak ile batılın arasını ayı­ran manasına “Fâruk” unvanını verdi. [2]

Hz. Ömer’in Müslüman olması sadece müminleri değil, gökteki melekleri bile sevindirmişti! Nitekim az sonra Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimize (a.s.m.) gelerek:

“Gök ehli, Ömer’in Müslüman oluşunu birbirine müjdeliyor­lar!” dedi. [3]

Peygamber (a.s.m.) sohbetinden ve Kur’ân güneşinden nur alan Hz. Ömer’in kabiliyetleri birden parlayıverdi. İslam tarihinde “adaletin timsali” olarak anıl­dı.

* * *

Hz. Ömer birkaç defa evlendi. Bu evliliklerinden çocukları da oldu. Bunlar­dan dört tanesi meşhurdur.

Bunlar, Peygamber Efendimizin hanımı olma şerefine eren Hz. Hafsa, bir ilim ve hadis deryası olan Abdullah bin Ömer (r.a.), cesaretiyle meşhur Ubeydullah, fazilet ve takvası ile meşhur Âsım’dır.

* * *

Hz. Ömer de Hz. Ebû Bekir gibi, İslam’dan önce ticaretle meşgul olmuş, pek çok belde görmüş, bilgili ve kültürlü biriydi. Kureyşliler içinde okuma yazma bilen sayılı kimseler arasında yer alıyordu. Müslüman olduktan sonra bütün bil­gi, kabiliyet ve gücünü Re­sû­lul­lah’ın emrine ve İslam’ın hizmetine verdi. İslam’ın hakikatlerini tebliğ etmekten asla geri durmuyordu.

Fakat müşrikler, Müslümanlara Mekke’de hayat hakkı tanımıyor, her türlü iş­ken­ce­yi reva görüyorlardı. İşkenceler dayanılmaz hâl alınca, sahabilere, hayat­larını korumaları ve dinlerini rahatça yaşayabilmeleri için Medine’ye hicret izni çıktı. Birer ikişer veya kafileler hâlinde, bilhassa geceleyin gizlice Medine’nin yolunu tuttular

Hz. Ömer böyle yapmadı. Cesaret ve imani şecaatini burada da göster­di. Re­sû­lul­lah hicret etmesini isteyince hemen kılıcını kuşandı ve Kâbe’nin av­lusuna gitti.

Müşrikler orada toplanmış, Müslümanlara yapacakları işkenceleri planlıyor­lardı. Hz. Ömer’i karşılarında görünce birden şaşırdılar. Ömer (r.a.), onların şaşkın bakışları altında Kâbe’yi tavaf etti, iki rekât da namaz kıldı. Sonra da müşriklere dönüp:

“İşte, ben gidiyorum.” dedi, “Anasını ağlatmak, karısını dul, çocuklarını ye­tim bırak­­mak isteyen varsa çıksın!” [4]

Bu iman ve şecaat karşısında müşriklerden hiç kimse kalkıp bir şey söyleye­medi. Hz. Ömer, gün ortasında sakin ve emin adımlarla Medine’nin yolunu tut­tu.

Hz. Ömer, Medine devrinde de İslam’ı yaymaktan bir an bile geri durmadı. Yapılan bü­tün savaşlara katıldı ve büyük kahramanlıklar gösterdi.

Bu büyük insan, Müslüman olduktan sonra, zaman zaman Cahiliye’de geçen hayatı­nı hatırlardı. Kendisi anlatıyor:

“Hatırladığım iki şeyden birine ağlar, diğerine de gülerim. Ağladığım şey, kı­zımı diri diri toprağa gömdüğümdür. Güldüğüm de, helvadan putlar yapar, acı­kınca da yerdik!”

* * *

Ömerü’l-Fâruk, Re­sû­lul­lah’a büyük bir sevgiyle bağlıydı. Bir gün Peygamber Efendimiz, sahabilere:

“Sizden hiçbiriniz, ben kendisine evladından, malından, anne ve babasından, hattâ kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça, kâmil mümin olamaz.” buyurmuştu.

Hz. Ömer de oradaydı:

“Yâ Re­sû­lal­lah,” dedi, “sen bana canımdan başka her şeyden daha sevgili­sin.” Peygamberimiz:

“Canından da, ya Ömer!” buyurunca, “Evet, canımdan da, yâ Re­sû­lal­lah!” diye karşılık verdi [5]

Cennetle müjdelenmesine ve Peygamber Efendimizin pek çok iltifatına mazhar olmasına rağmen, yine de kulluğun gereği olarak daima korku ve ümit ara­sında bulunur, ameline güvenmezdi. Hattâ onun şu sözü bu hususta pek meş­hurdur:

“Bir kişinin dışında bütün insanların cehenneme gireceğini bilsem, o bir kişi­nin kendim olmasından korkarım! Bir kişinin dışında herkesin cennete gireceğini bilsem, cennete gidecek o kişinin de kendim olmasını ümit ederim.” der­di.

Hz. Ömer, Re­sû­lul­lah’ın yanında çok bulunan, onun ilim ve feyzinden istifade eden sahabilerdendi. Bunun içindir ki, Peygamberimiz kendisine fetva salahiyeti vermişti. Onun ilmi hakkında Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle der:

“Hz. Ömer’in ilmi terazinin bir kefesine, yeryüzündekilerin ilmi de öteki ke­fesine konsa, Ömer’in (r.a.) ilmi ağır basardı. O, aramızda Allah’ı en iyi tanıyan, Allah’ın kita­bını en güzel okuyup anlayan ve dinde derin anlayış sahibi olan­dı.” [6]

Hz. Ömer takva, ihlas ve ibadette de zirvedeydi. Bilhassa geceleri namaz kı­lıp gündüzleri oruç tutmayı pek severdi.

Yaradılıştan öfkeli bir mizaca sahibti. Öfkelendiğinde yanında Kur’ân oku­nursa, öf­kesi geçerdi. Peygamberimizin, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” hadi­sini devamlı hatırında tutardı. Bu maksatla, her günün akşa­mında kendi kendine, “Ey Ömer, bugün Allah için ne yaptın?” diye sorardı.

Ölümü her gün kendisine hatırlatacak birini vazifelendirmişti. Saçına beyaz kıllar düştükten sonra, vazifelendirdiği bu zata, “Artık sana ihtiyaç kalmadı.” di­yerek vazifesine son verdi.

Hz. Ebû Bekir’in vefatı üzerine Müslümanlar, Hz. Ömer’i halife seçtiler. Çün­kü Hz. Ebû Bekir’den sonra o makama en layık olan oydu. Ömer (r.a.) halife se­çildikten sonra, minbere çıkarak şu güzel konuşmayı yaptı:

“Cenâb-ı Hak, beni işlerinize vekil tayin etti. Size faydalı olacağımı ümit ede­rim. Yü­ce Allah’tan da bana yardımcı olmasını, sizin haklarınızı korumak husu­sunda bana il­hamda bulunmasını niyaz ediyorum. Çünkü ben zayıf bir kulum. Bana ancak Allah’ın yar­dımı kuvvet verir. Halifelik vazifesini üzerime almış ol­mam, inşallah ahlakımdan hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.

“Büyüklük Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Kulların büyüklenmeye hakları yok­tur. Hiçbi­riniz, ‘Ömer halife olunca değişti.’ demesin! Ben hakkı kendi nefsim­den önce düşünü­rüm. Onu daima başa alırım. Yaptığım işleri de size açıklarım. İçinizden haksızlığa uğ­rayan ve kendisine zulmedilen olursa bana haber versin. Çünkü ben de sizin gibi bir insanım. Siz söylemezseniz ben bilemem.”

Hz. Ömer bunları söyledikten sonra Allah’a şöyle dua etti:

“Allah’ım, ben sert ve şiddetli biriyim, bana yumuşaklık ihsan eyle. Ben güç­süzüm, bana kuvvet ver. Ey Rabb’im, idaresini üzerime aldığım bu ümmeti doğ­ru yola irşat için bana güç ve kuvvet ver.” [7]

Artık bundan sonra Hz. Ömer’in gözlerine uyku girmez oldu. Müslümanların bütün yükünü üzerinde hissetmeye başladı. Gece gündüz demeden çalışıyor, ümmetin işlerini eksik bırakmamaya gayret ediyordu. Öyle ki, Fırat Nehri kena­rında bir koyun kaybolsa, onun hesabını dahi Allah’ın kendinden soracağına inanıyordu. [8]

Hz. Ömer, yasakladığı bir şeyi evvela kendi nefsine ve aile efradına tatbik ederdi. Hattâ o kadar ki, hemen aile efradını çağırır ve onları şöyle ikaz eder­di:

“Ben şu şeyi yasakladım. İçinizden kimin bunu yaptığını duyarsam, onu, baş­ka­la­rına vereceğim cezanın iki misliyle cezalandırırım!” [9]

Hz. Ömer (r.a.), bir savaş sonrası ganimetleri taksim etmişti. Herkese bir parça kumaş düşmüştü. Fakat bu kumaş tek başına bir işe yaramıyordu. Oğlu Abdullah, babasına:

“Bu kumaş tek başına ne benim, ne de senin işine yaramıyor. Ben hakkımı sa­na vereyim de, kendine güzel bir elbise yaptır.” demişti.

Hz. Ömer de oğlunun hediyesini kabul ederek bir elbise yaptırmıştı.

Birkaç gün sonra, üzerinde bu elbise olduğu hâlde bir konuşma yapmak için minbere çıkmıştı.

“Ey müminler! Beni dinleyin ve bana uyun.” der demez, arka saflarda oturan fakir bir zat ayağa kalktı:

“Ey müminlerin emîri! Seni dinlemiyorum ve sana itaat da etmiyorum! Çün­kü sen, Allah ve Resûl’ünün yolundan gitmiyorsun!” dedi.

Halife bu büyük iddia karşısında sarsıldı:

“Neden?” diye sordu.

O zat sebebini şöyle izah etti:

“Ganimet taksiminde, bizlerden hiçbirine elbise diktirecek kadar bir kumaş düşmediği hâlde, görüyorum ki, sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptır­mışsın!”

Hz. Ömer, hesabını veremeyeceği bir iddiayla karşılaşmayı bekliyordu. Bu­nu duyun­ca rahatlamıştı. Cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah’a (r.a.) işaret etti. Hz. Abdullah da kalkıp durumu izah etti. Payına düşen kumaşı babasına verdiğini söyledi.

Halk sevinçliydi. Gözler ikazda bulunan zata yönelmişti. O zat ayağa kalktı ve:

“Şimdi konuş, ey müminlerin emîri! Şimdi dinliyor ve sana itaat ediyorum.” dedi.

Bunun üzerine ellerini Rabb’ine açan adalet kutbu Halife Ömer şöyle dua et­ti:

“Ey Rabb’im! Sana sonsuz hamd ediyorum ki, beni, yapacağım hatalardan do­layı ikaz edecek bir ümmete halife etmişsin.”

Hz. Ömer’in kendisiyle bütünleşen bu vasfını Abdullah bin Abbas (r.a.) şöyle dile getirir:

“Ömer’i çok hatırlayın. Çünkü o hatıra geldiğinde adalet hatırlanır.”

Gerçekten de 1400 seneden beri, dünya tarihinde onun adaleti dillere destan olmuştur.

Onun adaletini gözler önüne seren bir başka misal:

Bir gün Halife Ömer, bir sahabiyle arasında çıkan ihtilaf sebebiyle hâkimin huzuruna çıktı. Hâkim, büyük sahabilerden Zeyd bin Sâbit’ti (r.a.). Zeyd’i bu vazifeye tayin eden de halifenin kendisiydi.

Zeyd bir an kendini halifenin ağırlığı altında hissedip “Şöyle buyurun.” di­yecek oldu. Hz. Ömer hiddetlendi. Oraya bir davalı olarak gidiyordu. Hâkimse, kendisine ayrı bir yer gösteriyordu. Ömer (r.a.), parmağını hâkime doğru çevi­rerek şu ibretli ikazda bu­lundu:

“Huzurunda halife ile halktan birisi eşit olmadığı müddetçe, sen bu makama layık olamazsın! Hâkim, vazife başında iken halifenin değil, Allah’ın emrini ve hükmünü yerine getirmelidir.”

Müslüman olsun olmasın, Hz. Ömer’in yanında herkes rahatlıkla hakkını arayabilir, şi­kâyetini dile getirebilirdi. Hattâ gerektiğinde valileri bile kendisine şikâyet edebiliyor­lardı. Hz. Ömer, şikâyetin kimin hakkında yapıldığına değil, haklı olup olmadığına ba­kardı.

Bu hususta halka açık açık tembihte bulunmuş ve şöyle demişti:

“Ben, valileri size zulmetmeleri, malınızı haksız yere yemeleri için tayin et­mi­yo­rum. Onları, size İslamiyet’i öğretmeleri, aranızda adaletle hükmetmeleri ve işlerinizi güzelce yapmaları için vazifelendiriyorum. Şayet onlardan bu hu­suslara aykırı hareket görürseniz, çekinmeden bana şikâyette bulunun ki he­men cezasını vereyim!”

Bu sözler üzerine Müslümanlar arasından biri ayağa kalktı ve bir vali hak­kında şikâyette bulundu:

“Bana haksız yere yüz sopa vurdu!” dedi. Hz. Ömer meseleyi araştırdı. Haksız olduğunu tespit etti. Sonra valiyi çağırıp, şikâyet eden zata:

“Haydi şimdi sen de ona vur!” diye emretti.

Mısır Valisi Amr bin Âs da ora­daydı. Söz istedi. İzin verilince de:

“Ey müminlerin emîri! Şayet böyle bir şey yaparsanız, valilere bu çok ağır gelir. Sizden sonraki halifeler de bu âdeti devam ettirir!” dedi.

Hz. Ömer bu gerekçeyi kabul etmedi:

“Ben, Allah Resûlü’nün bile kendi nefsi için aynı muameleyi yaptığını gördükten sonra, başkaları için bunu tatbikten nasıl yüz çevirebilirim?!”

Amr bin Âs (r.a.) tekrar söz aldı ve:

“Bize bıraksanız da biz onu razı etsek ol­maz mı?” deyince, Hz. Ömer buna razı oldu. Şikâyet edilen vali birkaç dinar ve­rerek dayak yiyen kişiyi razı etti. [10]

Hz. Ömer, hilafeti zamanında sık sık Medine sokaklarında dolaşır, halkın du­rumunu kontrol eder, ihtiyaç sahiplerini tespite çalışırdı.

Bir gece dolaşırken bir evden çocuk ağlamaları işitti. Eve yaklaştı, kapıyı çaldı. İçerden yaşlı bir kadın çıktı. Hz. Ömer, çocukların niçin ağladığını sordu. Kadın, iki günden beri aç olduklarını, bundan dolayı ağladıklarını, onları avu­tup uyutmak için boş tencereyi karıştırıp durduğunu söyledi.

Hz. Ömer bu cevap üzerine irkildi. Kadıncağıza:

“Biraz bekle, ben hemen ge­liyorum.” dedi.

Hemen koşup bir miktar un ve yağ sırtladı. Hizmetçisi de yanın­daydı. Torbayı taşımak için ısrar ettiyse de, Hz. Ömer:

“Kıyamet günü benim yükümü de taşıyacak mısın?” diyerek onun isteğini reddetti.

Kadıncağızın evine vardığında Hz. Ömer nefes nefeseydi. Hemen yemek yaptı, çocukların karnını doyurdu. Çocuklar sevinç içinde gülmeye, oynamaya başladılar.

Bunu gören Hz. Ömer, kalbi rahatlamış olarak oradan ayrılırken, kadıncağı­zın:

“Allah senden razı olsun! Ömer’in makamına asıl sen layıksın.” dediğini işitti. Kadın, gece karanlığında gelenin halife olduğunu fark edememişti. [11]

Bir gün Hz. Ömer’in yanına bir Hırıstiyan geldi. Valinin kendisinden yılda iki kez ver­gi aldığını söyledi. Hz. Ömer böyle bir şeyin yanlış olduğunu söyledi. Hıristiyan hu­zur­dan ayrıldı. Birkaç gün sonra, unuttu zannıyla tekrar halifenin huzuruna çıkıp durumu hatırlatınca, Hz. Ömer şöyle dedi:

“Beni ne zannediyorsun?! Ben, şikâyetini dinleyip halleden bir Müslüman’ım.” dedi.

Meseleyi araştıran Hıristiyan, konuyla ilgili emrin valiye çoktan ulaştırıldığı­nı öğrendi.

Ömer (r.a.), bir devletin meşveretsiz idare edilemeyeceğine inanırdı. Bu maksatla bir “Şûra Meclisi” kurmuş, büyük sahabileri bu meclise üye yapmıştı. Zaman zaman bu meclisi toplantıya çağırır, onlara fikirlerini sorar, çoğunluğun görüşüne göre hareket ederdi.

Hz. Ömer bir defasında birinin dilendiğini gördü. Yanına yaklaştı. Bu bir gayrimüslimdi. Niçin dilendiğini sordu. İhtiyar, cizye verdiğini, bu sebeple fa­kir düştüğünü, cizye verecek durumda olmadığını söyledi.

Adalet güneşi Hz. Ömer, onu yanına aldı, hazineden kendisine maaş bağladı. Sonra da şöyle dedi:

“Genç iken bunları çalıştırıp, yaşlandıkları zaman da sokağa atamayız.”

Hz. Ömer’in hilafeti döneminde fetihler büyük bir hız kazandı. Hz. Ebû Be­kir devrin­de başlanan Irak ve Suriye’nin fethi tamamlandı. İran ve Mısır fethe­dildi. İslam ordu­ları kuzeyde Bizans hududuna, doğuda Horasan’a kadar dayan­dı. Hz. Ömer, fethedilen yerlere gönderdiği valilerle oralara İslam’ın adalet, fazilet ve güzelliklerini ulaştırdı.

Hz. Ömer, dinî meselelerde çok hassastı. Bilhassa tevhid inancına zarar vere­cek her şeyden uzak durur, halk arasında yanlış inançların yaygınlaşmasına mâni olurdu. Büyük İslam kumandanı Hâlid bin Velid’i de (r.a.) kumandanlık­tan bu sebeple azlettiği rivayet edilir. Bu hadise şöyle olmuştu:

Hz. Ömer, halife seçildiğinde İslam ordusu Suriye önlerindeydi. Kumandan da “Allah’ın kılıcı” unvanıyla meşhur Hâlid bin Velid’di (r.a.). Hz. Ömer’in ilk icraatı bir mektupla Hâlid bin Velid’i kumandanlıktan azletmek oldu. Çünkü Hâlid bin Velid, girdiği her savaşta Allah’ın izniyle galip geliyordu. Bu durum, Müslümanlar arasında “Hâlid girdiği savaştan mağlup çıkmaz.” gibi bir kanaatin yayılmasına sebep olmuştu. Bu ise, ihlas sırrını zedeliyordu. Çünkü neticeyi yaratan Allah’tı. İşte, Hz. Ömer bu anlayışı silmek, Hâlid olmadan da Allah’ın Müslümanları galip getireceğini anlatmak için onu azletti. Yerine Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı tayin etti. [12]

* * *

Hz. Ömer, dinî meselelerde ince bir anlayışa sahipti. Yukarıdaki hadise bunu göster­diği gibi, Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah’la aralarında geçen şu hadise de bu­na işaret et­mesi bakımından manidardır:

Hz. Ömer, Şam’a gitmişti. Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), Yermük yakınlarında onu karşıladı. Biraz sohbetten sonra Ebû Ubeyde (r.a.), halifeye Şam’da veba olduğunu haber verdi. Ömer (r.a.) bunu duyar duymaz, orduya derhâl Medine’ye dönme emrini verdi. Hz. Ebû Ubeyde, bu emrin hikmetini anlayamamış­tı.

“Ey emîrü’l-müminîn! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?!” dedi.

“Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum. Ne dersin? Se­nin develerin olsaydı da, onları iki yamacı olan bir vadiye indirseydin, o yamaçlardan birinin bitkisi bol diğeri de otsuz olsaydı, sen develerini otlu yerde otlat­mak isteseydin yine Allah’ın kaderiyle yapmış olmaz miydin?”

Ebû Ubeyde, halifenin bu manalı cevabı karşısında takdirle boyun eğdi.

Hz. Ömer’in en büyük arzusu şehitlikti. Dualarında, “Ey Allah’ım!” derdi, “Senin yolunda ve Resûl’ünün beldesinde ölmeyi arzuluyorum.”

Bu arzusuna nail oldu. Hicret’in 23. yılında, bir sabah namazı sırasında, Ebû Lü’lü adında bir köle tarafından şehit edildi.

* * *

Bu büyük sahabinin günümüze kadar gelen pek çok veciz ve ibretli sözü var­dır. Bunlardan birkaçı şöyledir:

“Sakın oturduğunuz yerden, ‘Allah’ım, rızkımı ver.’ deyip durmayın! Biliyorsu­nuz ki, gök ne altın yağdırır, ne de gümüş...”

“İnsan evinde ailesine karşı çocuk gibi olmalı, dışarıda ise erkek gibi davran­ma­lı­dır.”

“İnsanlara muhtaç olmamaya gayret ediniz. Böylece hem dininizi korursu­nuz, hem de insanların en kerimi olursunuz.”

“Bana hatalarımı gösteren kimseden Allah razı olsun!”

* * *

Hz. Ömer, Peygamberimizden 73 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birisi şu mealdedir:

“Eğer hakkıyla Allah’a tevekkül etseydiniz, sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp, akşamleyin yuvalarına dolu olarak dönen kuşlar gibi rızkınızı kolayca te­min ederdiniz.” [13]

Peygamberimiz, Hz. Ömer’i çok sever, onu takdir ederdi. Birçok hadisinde onun faziletine dikkat çekmişti. Bu hadislerden bazıları şu mealdedir:

“Güneş, Ömer’den daha hayırlı birinin üzerine doğmamıştır.” [14]

“Gökyüzünde Ömer’e saygı göstermeyen hiçbir melek, yeryüzünde Ömer’den korkmayan hiçbir şeytan yoktur.” [15]

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bir defasında rüyasında cennete girmişti. Muhteşem bir köşkün yanında bir kadının abdest aldığını gördü. Köşkün kime ait olduğunu sordu. Ömer bin Hattab’a ait olduğu söylendi. [16]

Hz. Ömer, halifeliği zamanında birçok idari yenilikler yapmıştı. Son olarak bunları mad­deler hâlinde özetleyelim.
  • Hazinenin gelir ve giderlerinin düzenlenmesi.
  • Takvim başı olarak Hicret’in esas alınması.
  • Mahkemelerin kurulması.
  • Fethedilen bölgelerin vilayetlere taksimi.
  • ezaevi inşası.
  • Emniyet teşkilatının kurulması.
  • Ordunun harekât düzeninin tespiti.
  • Kûfe, Basra, Musul gibi bazı şehir merkezlerinin tanzimi.
  • Yabancıların İslam beldelerinde ticaret yapmalarına müsaade edilmesi.
  • Kimsesiz ve düşkün olan Yahudi ve Hıristiyanlara maaş bağlanması.
  • Sulama kanallarını açma faaliyetleri.
  • Her camide vaaz ve nasihat âdetinin başlatılması.
  • Şehirlerin su ihtiyacını karşılamak için kanalların açılması.
  • “Emirü’l-Müminîn” unvanının kullanılması.
  • İmam ve müezzinlere maaş bağlanması.


[1]Tirmizî, Menâkıb: 18.
[2]Tabakât, 3: 270.
[3]İbni Mâce, Mukaddime: 11; Feyzü’l-Kadîr, 5: 299.
[4]Üsdü’l-Gàbe, 4: 48.
[5]Müslim, İman: 69.
[6]Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 191-192
[7]Hilye, 1: 54.
[8]age., 53.
[9]Tabakât, 3: 289.
[10]Tabakât, 3: 297.
[11]Üsdü’l-Gàbe, 4: 67.
[12]Asr-ı Saadet, 4: 291.
[13]İbni Mâce, Zühd: 14; Tirmizî, Zühd: 33.
[14]Tirmizî, Menâkıb: 16.
[15]Feyzü’l-Kadîr, 5: 459.
[16]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 20.

Osman bin Affan (r.a.)

Peygamberimizin üçüncü halifesi, hayâ ve edep numunesi Hz. Osman, hayatta iken cennetle müjdelenen bahtiyarlardan biriydi. Hz. Ebû Bekir, ilk defa eski samimi dostlarını ziyaret ederek hak dini onlara anlatmaya başlamıştı. Bu dost­larından biri de Hz. Osman’dı. Hz. Osman yaradılıştan halim selim, iyi ahlaklı ve dürüst bir şahsiyetti.

İslam’ı kabule müsait bir mizaca sahipti. Hz. Ebû Bekir’i dikkatle dinledi ve anlattıklarına büyük bir alaka duydu. Sonra da birlikte Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gittiler. Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Osman’a: “Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” dedi. Kur’ân-ı Kerim okudu. Hz. Osman İlahî kelamın cazibesine kapıldı. Hemen Kelime-i Şehadet getire­rek Müslüman oldu. Hz. Osman, daha sonraları bu hissiyatını şöyle dile geti­rir: “Re­sû­lul­lah’ın lisanından duyduğum o ilk sözler, o kadar saf ve sade, o kadar tesirli idi ki, âdeta Kelime-i Şehadet ihtiyarsız olarak dudaklarımdan dökülüverdi.” Hz. Osman, İslam’la şereflendiği sırada 34 yaşında idi. Genç, nüfuzlu bir tüc­cardı. Hâli vakti yerinde bir kimseydi. Müslüman olduğunu öğrenen amcası Hakem bin Ebi’l-As öfkesinden çıldıracak gibi olmuştu. Osman’ı bir direğe bağladı ve: “Bu dini terk etmedikçe sana hiç yiyecek vermeyeceğim!” dedi. Fakat ölüm pahasına da olsa, onun dininden dönmeyeceğini anlayan diğer akraba­sı araya girerek serbest bıraktırdılar. [1]

İslamiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Peygamberimizin kızı Rukiyye ile evliydi. Utbe, Peygamberimizin yeni bir dini tebliğ ettiğini öğre­nince gelip Peygamber Efendimize (a.s.m.) hitaben: “Senin kızını da, tebliğ et­tiğin dini de istemiyorum!” demiş ve Hz. Rukiyye’yi boşamıştı. Bunun üzerine Hz. Osman, Rukiyye’ye talip olmuş ve onunla evlenmişti. Müşriklerin zulmünden dolayı Habeşistan’a hicret eden 15 kişilik kafile ara­sında Hz. Osman ve Rukiyye de bulunuyordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Os­man’ın herkesten önce yola çıktığını duyunca şöyle buyurdu. “Onların dostu ve hâkimi Allah’tır. Osman, Lût’tan (a.s.) sonra ailesiyle bir­likte ilk hicret eden kimsedir.” [2] Hz. Osman, bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra tekrar hanımıyla birlik­te Mekke’ye döndü. Daha sonra da oradan Medine’ye hicret etti. Hz. Osman’ın en bariz vasfı, edep ve hayâsı idi. Hz. Âişe’nin rivayetine göre, bir gün Re­sû­lul­lah, üzerine bir örtü çekmiş olduğu hâlde istirahat ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir kapıya geldi, içeri girmek için izin istedi. Re­sû­lul­lah tav­rında bir değişiklik yap­madan içeri girmesine izin verdi. Sonra soracağını sorup gitti. Daha sonra Hz. Ömer geldi, ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeden izin verdi. Ondan sonra Hz. Osman, huzura girmek için izin istedi. Bu defa Re­sû­lul­lah hemen doğruldu, toparlandı. Bunun üzerine Hz. Âişe: “Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedi, “Ebû Bekir ve Ömer için toparlanmadığınız hâlde, neden Osman gelince hâlinizi değiştirdiniz?” Allah Resûlü şöyle cevap verdi: “Çünkü Osman çok hayâlı birisidir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?!” [3]

Ebû Mûse’l-Eş’arî anlatıyor: Re­sû­lul­lah ile birlikte bir eve gelmiştik. Bana: “Kapıda dur ve kimseyi izinsiz içeri alma!” buyurdu. Biraz sonra Ebû Bekir çıkageldi. “Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedim, “Gelen, Ebû Bekir’dir.” Buyurdu ki: “İçeri al ve kendisini cennetle müjdele.” Sonra Ömer geldi. Ona da aynı şeyi söylememi emretti. Daha sonra Osman geldi. Onun için şöyle buyurdu: “İçeri al ve onu da başına gelecek belalardan dolayı cennetle müjdele!” buyurdu. Böylece, Hz. Osman’ın hem cennetle müjdelenenlerden, hem de ilerde başına pek çok musibet gelecek birisi olduğunu ifade etmiş oldu. [4] Hz. Osman, bütün arzusuna rağmen Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Zira ha­nımı Hz. Rukiyye ağır hasta idi. Peygamber Efendimiz mazeretini kabul ettiği hâlde, o, kalbinde Bedir’e iştirak edememenin üzüntüsünü hissediyordu. Hz. Rukiyye yakalandığı hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Bedir’de Müslümanla­rın zaferi Hz. Osman’ın bu derin üzüntüsünü sevince çevirdi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Bedir’den döndükten sonra Hz. Osman’a bir müjde daha verdi: “Sen Bedir’e katılmadığın hâlde bir şehit ecri aldın.” Daha sonra Peygamberimiz, diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Bundan sonra Hz. Osman “iki nur sahibi” manasında “Zinnûreyn” la­kabıyla anıldı. Ümmü Gülsüm’ün vefatından sonra da Peygamberimiz, “Eğer 40 tane kı­zım olsaydı, onları birer birer Osman’la evlendirirdim!” buyurarak, hayâ timsali olan damadını teselli etti. [5]

Uhud Gazası’na katılan Hz. Osman (r.a.), orada Peygamberimizin (a.s.m.) vefat haberinin yayılması üzerine duyduğu üzüntüyü zaman zaman hatırlar ve o sırada çektiği ıstırabın şiddetini dile getirirdi. Hicret’in 4. yılında yapılan Zâtürrikâ Gazvesi’nde Peygamberimiz, kendisini Medine’de vekil olarak bırakmıştı. Bundan sonra yapılan bütün gazalara katılan Hz. Osman, Hudeybiye Sulhü sırasında da Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından Kureyş’e elçi olarak gönderilmişti. Hz. Osman, Mekke’ye gidip, geliş maksatla­rının sadece umre haccı yapmak olduğunu anlattıysa da, müşrikler direnmeye devam ediyor, şöyle diyorlardı: “Git, seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip Kâbe’yi tavaf edemeyecek! Ama sen Kâbe’yi tavaf etmek istersen, edebilirsin.” Hz. Osman ise onlara şöyle cevap vermişti: “Ben Re­sû­lul­lah olmaksızın Kâbe’yi tavaf etmem!” Kureyşliler, Hz. Os­man’ın bu sözünden çok rahatsız oldular ve bir müddet kendisini göz hapsinde tuttular. Müşriklerin sözleri boşa çıkacak ve Re­sû­lul­lah çok kısa bir zaman sonra gele­rek Kâbe’yi tavaf edecekti. Hz. Osman’ın göz hapsinde tutuluşu, Müslümanlara “şehit edildiği” şeklinde ulaştı. Bu­nun üzerine galeyana gelen Müslümanlar savaştan başka çare görmüyorlardı. Heyecan son safhasındaydı. İlahî vahiy “Re­sû­lul­lah’a biat yapılması” şeklinde tecelli etti. Bü­tün Müslümanlar, Re­sû­lul­lah’a itaat edeceklerine, Al­lah ve Resûlü yolunda canlarını feda edinceye kadar savaşacaklarına söz verdi­ler. Re­sû­lul­lah bir eliyle kendisi için, diğer eliyle de Hz. Osman için biat alıyor­du. Bu biat, İslam tarihine “Rıdvan Biatı” olarak geçti. Müşrikler bunu haber alınca endişeye kapıldılar ve Hz. Osman’ı serbest bı­raktılar. Bir müddet sonra Hz. Osman’ın çıkıp gelmesi Müslümanları çok sevin­dirdi. Kendisine, “Her hâlde Kâbeyi tavaf etmişsindir” dediler. Hz. Osman’ın cevabı ise şu idi: “Allah’a yemin ederim ki, Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Re­sû­lul­lah da Hu-dey­bi­ye’de bulunsaydı, o Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma tavaf et­mezdim.” [6] Hz. Osman daha sonra yapılan Hayber Gazası’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Hevazin Harbi’ne iştirak etti.

Huneyn Gazası’nda, etten bir kale gibi Re­sû­lul­lah’ı ko­ruyan ve müdafaa edenler arasında Hz. Osman da (r.a.) vardı. Hz. Osman, Tebük Gazvesi’nde 1000 dinar para, 50 at ve 100 adet deve yardı­mında bulundu. Peygamberimiz onun bu cömertliği karşısında: “Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi Osman’a zarar vermez.” buyurarak onu müjdele­di. [7] Hz. Osman, zenginliğin şükrünü eda etmek için muhtaçlara bol bol ikramda bulunur, fakat kendisi gayet mütevazi yaşardı. Medine’de kıtlık olduğu bir sırada Hz. Osman, Şam’dan 100 deve yükü buğ­day getirtmişti. Sahabe-i Kirâm, satın almak için yanına koştular. Ancak o: “Siz­den daha iyi alıcım var. Sizden daha fazla kâr veren var.” dedi. Sahabiler bunu Hz. Ebû Bekir’e bildirip üzüldüklerini ifade ettiler. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ı herkesten iyi tanıdığı için onlara şöyle dedi: “O, Re­sû­lul­lah’ın damadı olmakla şeref kazanmıştır. Cennette de onun arkada­şıdır. Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır. Buyurun, beraber gidelim ve du­rumu kendisinden öğrenelim.” Hz. Osman’ın yanına vardıklarında Hz. Ebû Bekir: “Ey Osman, sahabiler sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?” Hz. Osman şöyle cevap verdi: “Ey Re­sû­lul­lah’ın halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri, 1’e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1’e 700 verene sattık.” Hz. Osman bu sözleriyle, kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade ediyordu. Nitekim az sonra 100 deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakir sahabilere karşılık­sız olarak dağıtıverdi. Hz. Ebû Bekir buna çok sevindi ve Hz. Os­man’ı alnından öptü. Hz. Osman, bir defasında Re­sû­lul­lah’ın evinde yiyecek kalmadığını haber almıştı.

Derhâl semiz bir koyun, bir miktar un ve yağ alarak Hz. Âişe’nin kal­dığı eve götürdü ve şöyle dedi: “Ey müminlerin annesi! Re­sû­lul­lah’ın bunu diğer hanımları arasında pay­laştıra­ca­ğı­nı sanıyorum. Asla yapmasın. Çünkü ben onlara da bunların aynı­sını göndereceğim.” Peygamberimiz (a.s.m.) eve gelip durumu öğrenince: “Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş, gelecek, açık ve gizli bütün günahlarını bağışla!” diye dua etti. Hz. Ali, Hz. Fatıma’yla evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zır­hını satılı­ğa çıkartmıştı. Pazarda Hz. Osman’la karşılaştı. Hemen müjdeyi verdi. Sonra da me­hir parası için zırhını satmak istediğini söyledi. Osman (r.a.) 480 dirheme zırhı satın aldı, parasını ödedi. Sonra Hz. Ali’ye döndü ve şöyle dedi: “Yâ Ali, Allah yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hediyesi olarak veriyorum. Bu zırh ancak senin gibi bir İslam kahramanına layıktır.” Hz. Osman’ın en büyük hususiyetlerinden birisi de cömertliğiydi. Hz. Osman, servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi. Bir defasında Müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı. Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti. Suyu Müslümanlara çok pahalı­ya satıyordu. Bu durum Peygamberimizi (a.s.m.) çok üzüyordu. Sahabilerle be­raber olduğu bir sırada: “Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu. Hz. Osman da oradaydı. Hemen harekete geçti. Yahudi’yi buldu. Kuyuyu satın almak istediğini söyledi. Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı. Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı. Hz. Osman sevinçle Peygamberimizin huzuruna çıktı. Kuyunun yarısını satın aldığını ve Müslümanlara vakfettiğini söyledi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.): “Osman’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu taltif etti. Hz. Osman bilahare kuyunun diğer yarısı­nı da satın alarak tasadduk etti. [8]

Hz. Ebû Bekir’in, halifeliği sırasında istişare ettiği ve görüşüne başvurduğu sahabi­lerin başında Hz. Osman gelirdi. Hz. Ebû Bekir ölüm döşeğinde iken, kendisinden sonra halife olacak zatın va­sıf­la­rı­nı Hz. Osman’a anlatıyordu. Hz. Osman da bunları kaydediyordu. Hz. Ebû Bekir, tarif ettiği zatın ismini anmadan bayılmıştı. Hz. Osman “vefat ettiği” zannıyla Hz. Ömer’in ismini yazdı. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir ayıldı, kimi yazdığını sordu. Hz. Osman, “Ruhunu teslim ettiğini sanmıştım. Tefrika çıkmasından korktuğum için Ömer bin Hattab’ı yazdım, ey müminlerin emîri!” dedi. Hz. Ebû Bekir, onun bu hassasiyetine çok sevindi ve memnuniyetini şöyle di­le getirdi: “İslam’a ve Müslümanlara yaptığın bu iyiliğinden dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Şayet kendini de yazmış olsaydın, yine isabetli hareket etmiş olurdun.” [9] Hz. Osman, Hz. Ömer devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı. Vefatını müteakip Hz. Ömer’in tayin ettiği şûra meclisi, Hz. Osman’ı halife seçti. Şûra şu zatlardan meydana geliyordu: Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas, Talha, Zübeyr, Osman ve Ali (r.a.)… Hz. Ömer’in oğlu Abdullah da bu heyette bulunuyordu. Hz. Ömer, vefatını müteakip bu şûranın, içlerinden birisi­ni üç gün içinde halife seçmesini vasiyet etmişti. Hz. Ömer’in teçhiz ve tekfininden sonra, heyet durumu iki gün boyunca müzakere ettiği hâlde bir türlü karara varamadı. Üçüncü gün Abdurrahman bin Avf, altı adaydan üçünün adaylıktan çekilmesini, geri kalan üçü üzerinde tercih yapılmasını teklif etti. Bunun üzerine Hz. Zübeyr Hz. Ali’yi, Hz. Sa’d da Abdur­rahman bin Avf’ı, Hz. Talha ise Hz. Osman’ı aday gösterdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine seçim Hz. Osman ile Hz. Ali arasında kaldı. Daha sonra Hz. Abdurrahman her ikisiyle görüşmeler yaptı. Bu arada, sokak­taki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa varıncaya kadar herkesin görüşünü aldı Çoğunluk Hz. Osman’ı tercih ediyordu. Hz. Abdurrahman daha sonra halkı mescide davet etti. Halifeliğe Hz. Os­man’ı müna­­sip gördüğünü açıkladı ve ona biat etti. Hz. Abdurrahman’dan sonra Hz. Osman’a biat eden ikinci şahıs Hz. Ali oldu. Bunları diğer Müslümanlar ta­kip etti. Hepsi de biat et­­tiler. Hz. Osman böylece 644 tarihinde halife seçildi. [10]

Hz. Osman’ın hilafetinin ilk altı yılı fetihlerle geçti. Bu zaman içinde Afri­ka’nın mühim bir kısmı fethedildi. İspanya’ya ilk Müslüman akınları başlatıldı. Kıbrıs fethedil­di. Ayrıca Hz. Ömer’in vefatını fırsat bilerek isyan eden Ermenis­tan ahalisi itaat altı­na alındı, Taberistan fethedildi. Bu yılın en mühim bir hadi­sesi, İslam donanmasıyla Bi­­zans donanmasının Akdeniz’de karşı karşıya gelme­si ve İslam donanmasının 500 par­­çalık Bizans donanmasını bozguna uğratmasıdır. Bu zafer, Müslümanlara Akdeniz’de rahat manevra yapma imkânını ka­zandırdı. Müslümanlar, Malta ve Girit adaları­na çıktılar. Bu arada bir grup Müs­lüman, Anadolu sahillerine çıkarken, diğer bir grup da İstanbul surlarına dayan­dı. Peygamber Efendimizin müjdesine layık olabilmek için gayret göstermiş­lerdi. Yine bu zaman zarfında idarede eyalet sistemi kökleştirildi. İslam ülkesi mülki ve idari olmak üzere iki sisteme ayrıldı. * * * Hz. Osman’ın gerçekleştirdiği büyük ve tarihî hizmetlerinden birisi ve en mühimi, şüphesiz “Kur’ân-ı Kerim nüshalarının çoğaltılması” işidir. O sıralar Erme­nistan ve Azerbaycan fethine katılmış olan sahabiler arasında Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çünkü Irak ordusunda bulunanlar İbni Mes’ud’dan, Şam ordusunda bulunanlar da Ubey bin Kâb’dan Kur’ân okumayı öğrenmişlerdi. Aradaki küçük farklılıklar sebebiyle Huzeyfetü’l-Yemanî, Hz. Osman’a gelmiş: “Bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi ih­tilafa düşmeden önce onların imdadına yetiş!” demişti. Bu müracaat üzerine Hz. Osman, hemen bir istişare meclisi topladı.

Bu he­yet, yardımcılarıyla birlikte 12 kişiden müteşekkildi. İleri gelenleri Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Sâid bin Âs ve Abdurrahman bin Hâris (r.a.) idi. Heyet, Hz. Ömer’in evinde ve Hz. Hafsa’nın himayesinde olan Kur’ân nüshasını, Hz. Ebû Bekir zamanında toplatılan nüsha esas alınarak beş (veya yedi) nüs­ha olarak çoğalttı. Çoğaltılan bu nüshalar Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nüsha da Medine’de bırakıldı. Bu nüshaya “imam” adı verildi. * * * Hz. Osman’ın halifeliğinin son dönemi fitne ve karışıklıklarla geçmiştir. Hz. Osman (r.a.) ve daha sonra Hz. Ali (r.a.) devrinde meydana gelen üzücü fitne ve fesat hadiselerinin sebep ve amilleri olarak İslam tarihçileri ittifakla aşağıdaki hususları zikrederler:

1- İki Cihan Serveri Re­sû­lul­lah’a yetişme bahtiyarlığına erişerek ondan feyiz ve nur alan bahtiyar Sahabe neslinin mühim bir kısmının vefat etmiş olması, ge­ride kalanların da yaşlanarak kendi köşelerine çekilmek durumunda kalması. Bu itibarla idareye tam layık kimseler bulunamıyor, mevcutların ihmalleri ve dirayetsizlikleri de zamanla karışık­lıklara sebebiyet verebiliyordu. Şüphesiz ki, Sahabe-i Kirâm’dan feyiz alan Tâbiîn nes­li de insanlık tarihinin mümtaz ne­sillerinden birisiydi. Ancak onların, adalet, dirayet ve hakkaniyette sahabiler kadar hassas olduklarını söylemek mümkün değildi.

2- Cahiliyet devrinde en önemli gurur ve iftihar sebebi olarak kabul edilen ka­vim ve kabile duyguları, İslam’ın ilk devirlerinde kutsi emirlere sadakatle uyul­masından dolayı yerini ulvi seciye ve duygulara terk etmişti.Ancak Peygambe­rimizin vefatından sonra kazanılmış olan fetih ve zaferlerde Kureyş kabilesi gençlerinin mühim payeler edinmiş olması, onların kabile gururlarını bir dere­ce uyandırmıştı. Kureyş kabilesine mensubiyet bir imtiyaz ve üstünlük vesilesi sayılmaya ve Müslümanlar arasında rahatsızlık meydana getirmeye başlamış­tı.

3- Fetihlerle İslam Devleti’nin hudutları bir taraftan Kuzey Afrika’da Mer’akeş’e, diğer taraftan Asya ortalarına Kabil’e kadar dayanmıştı. Bu durum, aynı zamanda muhtelif din, dil, ırk ve kabilelere mensup milletlerin ya Müslüman olması veya Müslüman­ların hâkimiyeti altına girmesi demekti. Bu millet­lerden bazılarının, bilhassa İranlıların milli gururları fazlaca incinmiş olduğun­dan, merkezî İslam otoritesine karşı yavaş yavaş bir başkaldırma ve muhalefet hareketi baş göstermişti.

4- Hz. Osman’ın (r.a.) yaradılıştan yumuşak huylu, halim selim oluşu, insanları cezalandırmaktan ziyade affı tercih etmesi, bazılarının bunu istismar etmesi­ni netice vermiş ve bu da suiistimallere ve idarenin zaafa uğramasına sebebiyet vermişti. Zaafa uğrayan bir idarede ise, maksatlı kimseler fitne ve fesat hareket­lerine rahatlıkla devam edebilmişlerdir.

5- Hz. Osman (r.a.), Müslüman olmadan önce de gayet zengin, iyiliksever ve cömertti. Akrabasına düşkündü; onlara daima iyilik yapar, korur gözetirdi. Müslüman olduktan sonra ise bu duyguları ve iyilikseverliği daha da inkişaf et­miş ve akrabasını çok­ça gözetir olmuştu. Onun kendi malından ve kesesinden yaptığı yardımlar hazineden imiş gibi gösterilerek aleyhinde propagandalar yapılmış ve bu şekilde fitne ve fesat körüklenmiştir.

6- Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) zamanlarında idareciler gayet dirayetli ve oto­riter, zemin ise fitne ve fesat hareketlerinden uzaktı. Hz. Osman (r.a.) ise şartların hassasiyeti do­layısıyla kimseye itimat edemez olmuş ve mühim idarecilikle­re, her zaman iyilikleriy­le kendisine bağlamış olduğu akrabasını getirmeyi tercih etmişti. O böyle hareket et­mekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Şüphe­siz ki bu idareciler de gayet liyakatli ve dü­rüst kimselerdi. Ancak bu durum, mu­halifler tarafından, “akrabanın kayırılması” ve “mühim idareciliklere akrabanın getirilmesi” şeklinde propaganda edilmiştir.

7- Fetihlerle birlikte Arap toplumu değişik milletlerle münasebetler içine gir­miş, bu şekilde kurulan evliliklerle ya yeni Müslüman veya henüz Hıristiyan ve Yahudi ailelerinden meydana gelen çocuklar ahlakta ve dinde zayıf yetişmiş­tir.. Bu da fitne ve fesat için müsait bir zemin teşkil etmiştir. Bütün bu sebeplere, Yahudi asıllı Abdullah ibni Sebe’nin de gayretleri ekle­nince, önü alınamaz bir fitne ateşi ortaya çıkmıştı. Nihayet Hicret’in 35., Hz. Osman’ın hilafetinin de 12. yılında Kûfe, Basra ve Mısır gibi bölgelerden gelen bozguncular, Hz. Osman’ın evini muha­sara altına aldılar. Başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelen sahabiler muhasarayı kaldırmak için gayret gösterdiyse de, buna bir türlü muvaffak olamadılar. Ka­der hükmünü yerine getirecekti. Bozguncular bu edep ve hayâ abidesi, masum ve mazlum halifeyi şehit etmeye kararlıydılar. Hz. Osman, gözü dönmüş cani­lere son defa hitap ederek şöyle dedi: “Beni niçin öldürmek istiyorsunuz?! Hâlbuki ben, Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyur­duğunu işitmişim: ‘Şu üç hâlin dışında Müslüman’ı öldürmek haramdır: Evliy­ken zina eden, kasten adam öldüren, Müslüman olduktan sonra dinden dönen…’ Allah’a yemin ederim ki, ben ne Cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduk­tan sonra zina etmedim. Hiç kimseyi öldürmedim. Müslüman olduktan sonra da bu dinden asla ayrılmadım... O hâlde beni neye dayanarak öldürmek istiyorsu­nuz?!” [11] Fakat fitne ağları örülmüş, tahrikler yatıştırılamayacak noktaya varmıştı. Hz. Ali (r.a.), iki oğlunu, Hasan ve Hüseyin’i halifeye nöbetçi bırakmıştı. Abdullah bin Ömer ve bazı sahabiler de aynı şekilde halifeyi bekliyorlardı. Bu arada bozgun­culara karşı koyacak kuvvet vardı. Abdullah bin Zübeyr, Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre (r.a.) ve diğer sahabiler, Allah’ın dinine yardım etmeye hazır oldukla­rını, halife izin verirse bozguncularla savaşmak istediklerini söylediler.

Fakat Hz. Osman, Müslüman kanı akmasını asla istemiyordu. Bu istekleri hep geri çe­viriyordu: “Ben hiçbir zaman ‘Müslüman kanı döken bir halife’ olarak anılmak istemem. Tek bir kişinin kanının dökülmesinden bile Allah’a sığınırım! Ben savaşsam on­lara galip geleceğimi gayet iyi biliyorum. Fakat ben onları da, onları aleyhimde kışkırtanları da Allah’a havale ediyorum…” [12] Edep, hayâ ve fazilet timsali, İslam’ın üçüncü halifesi, şehadetinden bir gün önce rüyasında, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i gördü. Peygamberimiz kendisine hitaben: “Biz oruçluyuz, seni de iftara bekliyoruz.” buyurmuştu. Hz. Osman uyandıktan sonra o gece hemen oruca ni­yet etti. Sevinçliydi. Çünkü artık Allah ve Resûl’üne kavuşma günü gelmişti. O gün cuma idi. Kur’ân okumaya başladı. Bozgunculardan birkaçı tam bu sırada fırsat bulup içeri daldılar ve Hz. Osman’ı şehit ettiler. Hz. Osman’dan akan kanlar, okuduğu Kur’ân’ın üzerine damladı. Böylece, Peygamber Efendimizin istikbale ait bir mucizesi daha gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü onun “haksız yere şehit edi­leceği”ni haber vermişti. Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle alakalı olarak Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Neden Sahabiler veli oldukları hâlde bu fitneleri keşfedip, çıkaranlara karşı tedbir almadılar?” şeklindeki suale verdiği cevap, aynı zamanda bu cinayetin se­beplerine de ışık tutmaktadır: “O hadisata sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudi’den ibaret değil­dir ki, onları keşfetmekle fesadın önü alınsın… Çünkü pek çok milletlerin İslamiyet’e gir­meleriyle birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bahu­sus bazıların gurur-u millileri Hz. Ömer’in darbeleriyle dehşetli yaralandığın­dan, seciyyeten intikama fırsat beklerlerdi.

Çünkü onların hem eski dini iptal edilmiş, hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İnti­kamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslamiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o hâlet-i içtimaiyeden istifade ettiler, denilmiş. Demek o hadisatın önünü almak o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.” [13] * * * Hz. Osman, Re­sû­lul­lah’tan 146 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”inde yer alanlarından bazıları şunlardır: “Kabir, ahiret yurtlarının ilkidir. Bir kimse eğer orada kurtuluşa ererse ondan sonrası daha kolaylaşır. Eğer orada kurtuluşa eremezse, ondan sonrası daha da zorlaşır.” “Bir Müslüman, yolculuk veya başka bir maksatla evden çıkar ve ‘Allah’a iman ettim. Allah’a dayandım. Allah’a tevekkül ettim. Allah’ın güç ve kuvveti dışında hiçbir güç ve kudret yoktur.’ diye dua ederse, evden bu şekilde ayrılışı iyiliklere kavuşmasına vesile olduğu gibi, kötülüklerden de uzaklaşmasına se­bep olur.” “Lâilâhe illallah gerçeğini bilerek ve ona inanarak ölen kimse cennete gi­der.” “Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibadetle geçir­miş olur.” “Kim güzel bir şekilde abdest alır, mescide girer ve namazını kılarsa, diğer namaz vaktine kadar arada geçen günahlarını Allah affeder.” [14]


[1]Tabakât, 3: 55; İnsânü’l-Uyûn, 1: 446; İstiâb, 4: 221 
[2]age.
[3]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 26-27.
[4]Tirmizî, Menâkıb: 19.
[5]Üsdü’l-Gàbe, 3: 378.
[6]Sîre, 3: 330; Zâdü’l-Mead, 3: 290-291.
[7]Tirmizî, Menâkıb: 19; Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 97.
[8]Tirmizî, Menâkıb: 19.
[9]Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 14.
[10]Asr-ı Saadet, 1: 293-294
[11]Asr-ı Saadet, 1: 293-294
[12]Tirmizî, Menâkıb: 19; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 28.
[13]Mektûbât, s. 48.[14]Müsned, 1: 57-75.

Ali bin Ebu Talib (r.a.)

Hz. Ali, Peygamber Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğluydu. Ebû Tâlib, maddi durumu iyi olmamasına rağmen, uzun yıllar Peygamber Efendimizi ken­di yanında büyüttü. Hattâ o sofraya gelmeden ailesinden kimseyi yemeye baş­latmazdı. Çok tecrübelerle, Peygamberimizin “bereket sebebi” olduğunu biliyor­du. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Hatice’yle evlendikten sonra, “amcasının yükünü hafif­let­mek ve ona minnet borcunu ödemek” düşüncesiyle Hz. Ali’yi yanına aldı. O sı­ralar Hz. Ali henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu.

Bu sebeple, çocukluk yılları Pey­gamber Efendimi­zin terbiyesi altında geçti. Kâinatın Efendisi peygamberlikle vazifelendirildiğinde, Hz. Ali 10 yaşında bulunuyordu. Ona ilk iman etme şerefine, kadınlardan Hz. Hatice, çocuklardan da Hz. Ali ermişti. Hz. Ali bir gün Peygamberimizle Hz. Hatice’yi namaz kılarken görmüş, hay­ranlıkla seyre koyulmuştu. Namaz bitince hayranlığını gizleyemeyerek çocuk­su bir edayla, Peygamberimize: “Nedir bu yaptığınız?” diye sordu. Peygamber Efendimiz: “Ey Ali!” dedi, “Bu, Allah’ın beğendiği dindir. Seni, bir olan Allah’a imana davet edi­yorum. İnsanlara ne faydası, ne de zararı dokunmayan putlara tapmaktan sakındırıyorum!” Böyle bir teklifle karşılaşan Hz. Ali: “Bunu babam Ebû Tâlib’e bir danışmam gerekir.” dedi. Fakat Peygamberimiz henüz davasını açıklamakla emredilmemişti. Bunun duyulmasını istemiyordu: “Yâ Ali, söylediğimi kabul edersen et, etmezsen kimseye söyleme!” buyurdu. O geceyi düşünerek geçiren Hz. Ali, sabah olunca Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı ve yaşından beklenmeyecek bir şekilde şöyle dedi: “Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı ki, ben de O’na ibadet etmek için gidip babama danışayım!” Hz. Ali bu sözleriyle, Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde yeti­şen bir kişiden beklenen olgunluğu göstererek imanla şereflendi. Artık bundan sonra Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ı bir gölge gibi takip etti. Fakat anne ve babası başına bir iş gelir düşüncesiyle durumdan endişeye kapıldılar. Fakat Ebû Tâlib, Re­sû­lul­lah ile görüşüp onu dinledikten sonra, kendisine hak verdi. Kendisi Müslüman olmamakla beraber, Hz. Ali’nin Peygamberimize tabi olmasına rıza gösterdi. Nitekim müşriklerin işkencesinden dolayı endişe eden hanımına Ebû Tâlib şu cevabı verdi: “Eğer nefsim, Abdülmuttâlib’in dinini bırakmak hususunda bana itaat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tabi olurdum. Çünkü o halimdir, emindir, tahirdir.” [1] Hz. Ali daha önce hiç puta tapmamıştı. Onlardan hep nefret ederdi. Mekke devri bo­yunca Peygamberimizin yanından hiç ayrılmadı.

Hicret sırasında da Peygamber Efendimizin yatağına yatmakla mühim bir vazife gördü. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Ebû Bekir’le birlikte Mekke’yi terk etmeden önce Hz. Ali’den o gece kendi yatağında yatmasını istemişti. Yanında bulunan müşrikle­re ait ema­­netleri de kendisine bıraktı. Emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etmesini söyledi. Müşrikler o gece Re­sû­lul­lah’ın evinin çevresini kuşattılar. Mevzilendikleri yerden, gü­nün ışıyıp Peygamber Efendimizin evinden çıkacağı ânı gözetlemeye başladılar. Çün­kü o zamanın âdetlerine göre, bir insanı evinin içinde öldürmek büyük bir korkaklık sayılırdı. Re­sû­lul­lah, yatağına Hz. Ali’yi yatırıp gece yarısı evden çıktı. Yerden bir avuç toprak alıp müşriklerin üzerlerine attı ve Yâsin Sûresi’nin ilk sekiz âyetini okuyarak gözleri önünden çekip gitti. Müşriklerden hiçbiri kendisini görmemişti. Müşrikler hâlâ bekliyordu. Bir ara Re­sû­lul­lah’ın evden çıkmış olabileceğini düşündüler. Hane-i Saadet’in penceresinden baktılar.

Hz. Ali’yi Peygamberimiz sandılar, “İşte Muhammed yatıyor.” diyerek beklemeye devam ettiler. Sabah olunca, daha fazla beklemeye tahammül edemeyip içeri daldılar. Ya­takta Hz. Ali’yi görünce şaşkına döndüler. Peygamberimizin nerede olduğunu sordularsa da, Hz. Ali cevap vermedi. Müşrikler fazla üstelemediler, zaman kaybetmemek için etrafa adamlar saldılar. Oradan ayrılan Hz. Ali, emanetleri sahiplerine teslim etti. Üç gün sonra o da Medine’nin yolunu tuttu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı. Öyle ki, ayaklarının altı yarılıp kabarmıştı. Peygamberimiz onun bu acıklı hâlini görünce şefkatin­den gözyaşlarını tutamadı. Sonra da ayaklarının altını mübarek eliyle meshetti. İyileş­mesi için duada bulundu. O anda Hz. Ali’nin bütün ağrı ve sızıları geçti, şifa buldu. [2] Hz. Ali’nin en mümtaz vasfı, cesaret ve şecaatiydi. Katıldığı bütün savaşlarda kah­ramaklık ve cesaretin en güzel örneklerini göstermişti. Mesela Uhud Savaşı’nda müşriklerin bütün güçleriyle Peygamberimizi şehit etmek için saldırdıkları sırada vücudunu ona siper edenlerden biri de oydu.

Bir ara müşriklerden bir grup, Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) doğru geliyordu. Re­sû­lul­lah, Hz. Ali’ye, müşrikleri karşılamasını emretti. Hz. Ali hücum edip hepsini darmadağın etti. Birisini de öldürdü. Az sonra bir başka grup daha saldırdı. Peygambe­rimiz onları da Hz. Ali’ye havale etti. Hz. Ali onlardan Şeybe bin Mâlik’i öldür­dü. Bunun üzerine Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimize geldi ve: “Yâ Re­sû­lal­lah! Ali’nin yaptığı büyük bir iyilik ve civanmertliktir.” dedi. Peygamberimiz de: “O bendendir, ben de ondanım.” buyurarak Hz. Ali’yi taltif etti. Cebrail, “Ben de her ikinizdenim.” buyurarak bu taltifi daha da latifleştirdi. Bu sırada semadan şöyle bir ses işitildi: “Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç olmaz.” Hz. Ali, Uhud Savaşı’nda müşrikler tarafından birkaç defa yere düşürülmüş, ama her defasında Cebrail (a.s.) tarafından ayağa kaldırılmıştı. [3] Hayber’in fethi güçlükle gerçekleşmişti. Çünkü Hayber, volkanik bir arazi üzerinde sağlam kalelerden meydana gelmiş bir yerleşim yeriydi. Medine’den sürgün edilen Yahudilerin çoğu burada oturuyordu. Muhasara devam ederken, bir gün Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve Resûlü onu sever, o da Al­lah ve Resûl’ünü sever. Allah, onun eliyle fethi gerçekleştirecektir.” Bu söz üzerine mücahitleri bir merak sardı. Kimdi bu büyük şerefe nail ola­cak insan? Sahabilerden birçoğu bu şerefe kendilerinin erişmesini arzuluyordu. Bunlardan biri de Hz. Ömer’di. Bu hadise için, “Kumandanlığı o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Sancak için çağırılırım ümidiyle bekledim.” demiş­tir. Herkes dört gözle sabahı bekliyordu. Nihayet beklenen an geldi.

Peygambe­rimiz: “Sancağı getirin.” buyurdu. Sancağı getirdiler. Re­sû­lul­lah (a.s.m.): “Ali nerededir?” buyurdu. Hz. Ali geldi, fakat gözlerinden rahatsızdı. Re­sû­lul­lah mü­barek eliyle gözlerini meshetti: “Allah’ım! Sıcağın ve soğuğun sıkıntısını Ali’den gider” diye dua etti. Sonra da: “Allah sana fethi nasip edinceye kadar yürü!” buyurdu. Gözlerinin ağrısı geçen Hz. Ali he­defe doğru ilerledi. [4] Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ın beyaz sancağını Hayber Kalesi’nin önüne dikti. Bu arada Hayberlilerin kuvvetli ve cesur bir adamı kabul edilen Merhab, askerleriyle bir­likte kaleden çıktı. İki kat zırh giymiş ve iki adet de kılıç kuşanmıştı: “Ben,” diye kükredi, “arslanları bile kılıç ve mızrakla yere seren biriyimdir!” Hz. Ali ise: “Ben de annemin bana ‘Haydar’ adını taktığı insanım. Cesarette ormandaki en heybetli arslanlar gibiyim. Sizi yaşatmayacak, yere sereceğim!” diye haykır­dı. Yapılan teke tek mücadelede Hz. Ali, Yahudilerin en kuvvetli adamı Merhab’ı ikiye bölerek yere serdi. Manzarayı gören Re­sû­lul­lah: “Sevininiz, artık Hayber’in fethi kolaylaştı!” buyurdu. Bunun üzerine mücahitler hep birden hücuma geçip kaleyi ele geçirdiler. Hz. Ali, pek ağır olan kalenin demir kapısını yerinden söküp kalkan olarak kullandı. Harp bitince kapıyı yere bıraktı. Fakat sekiz kişi kapıyı yerden kaldıramadı… [5] Hz. Ali, Tebük Savaşı hariç, Peygamberimizle birlikte bütün savaşlara katıl­dı. Bu savaşa katılmamasının sebebi de, Re­sû­lul­lah’ın Medine’de, yerine onu ve­kil bırakmasıydı. Cihat ordusundan geri kalmak, Hz. Ali gibi bir kahramana çok ağır gelmişti: “Yâ Re­sû­lal­lah,” dedi, “siz beni çocuklar ve kadınlar arasında mı bırakıyorsu­nuz?!” Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Harun’un Mûsâ’ya vekâlet ettiği gibi, sen de bana vekâlet etmeyi istemez misin? Ne var ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir.” buyurdu.

Hz. Ali bu ifadeler üzerine rahatladı ve Peygamberimizin vekili olarak Me­dine’de kaldı. [6] Hz. Ali’nin en bariz vasıflarından biri de, ihlasıydı. Her işinde Allah’ın rızasını esas maksat yapmıştı. Bir işe nefsi ve duyguları karıştığı zaman hemen ondan yüz çevirirdi. Bu mevzuyla ilgili bir hadiseyi Bediüzzaman Hazretleri şöyle nakleder: Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem di­niniz bu kadar safi ve hâlistir; o din haktır.” [7] Hz. Ali, bütün amelinde takvayı esas alırdı. Başkalarına da takvayı tavsiye ederdi. Bununla ilgili olarak şöyle derdi: “Takvaya dikkat edin ve onu amellerinizin Allah katında makbul olmasına vesile ya­pın. Takvayla yapılan ibadet hiçbir zaman az sayılmaz. Makbul amel hiç az olur mu?...” Hz. Ali (r.a.), tevekkül ve kadere rızanın saadet kaynağı olduğuna inanırdı. Bu hususta da şöyle derdi: “Kadere razı olmayan, imanın tadını alamaz. Kişi Allah’ın takdir ettiği şeye razı olsa da, olmasa da mutlaka o başına gelecektir. Fakat kaderine razı olan se­vap kazanır, razı olmayan ise günahkâr olur.” Hz. Ali, her hususta Peygamberimizden en çok istifade eden sahabilerdendi. Peygam­ber Efendimiz onun ilminin büyüklüğünü ifade için: “Ben ilmin şehri­yim, Ali de kapısıdır. İlim öğrenmek isteyen, onun kapısından gelsin.” [8] buyurmuştur. Hz. Ali (Kerremallâhü Veche), Kur’ân ilmine en çok vâkıf olan zattı. Han­gi âyetin nerede, hangi hadise üzerine, kimin için indiğini çok iyi bilirdi. Bir ko­nuşma esnasında, kalabalık bir topluluğa şöyle hitap etti: “Bana sorunuz. Vallahi bana sorduğunuz her şeye cevap vereceğim! Bana Al­lah’ın Kitabı’ndan sorunuz. Vallahi hiçbir âyet yoktur ki, ben onun gece mi gün­düz mü, dağda mı ovada mı indiğini bilmeyeyim...” [9] Hz. Ali’nin bu faziletlerinin yanı sıra Peygamber Efendimizin en küçük ve en sevgili kızı Hz. Fâtıma’yla evlenmesi de onun için pek büyük bir şereftir. Pey­gamber Efendimizin Medine’yi teşriflerinden beş ay sonra Hz. Fatıma, Hz. Ali’yle nikâhlanmış, Hicret’in 2. yılında Bedir Savaşı’ndan sonra da evlenmişler­dir. Düğün için Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Bilâl-i Habeşî’ye, “Dört-beş avuç un ek­mek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin!” diye emretmiş. Bilâl-i Habeşî Haz­retleri der ki: “Ben yemeği getirdim, mübarek elini üstüne vurdu. Sonra Sahabiler taife taife gelip yediler, gittiler. O yemekten geri kalan miktar için de dua etti. Bütün hanımlarına birer kâse gönderildi.

Ayrıca emretti ki: ‘Hem yesinler, hem de yanlarına gelenlere yedirsinler.’ Evet, böyle mübarek bir evlilikte, elbette böyle bir bereket lazımdır ve vukuu katidir.” [10] Birer sene arayla bu mübarek evlilikten Hz. Hasan ve Hüseyin’in dünyaya ge­lişi, Peygamber Efendimizi çok sevindirdi. Peygamber Efendimiz (a.s.m.), nur torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’i son derece sever, onları omuzlarına alır, taşır­dı. Ve haklarında şöyle buyururdu: “Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır.” [11] * * * Bir gün Hz. Hasan ve Hüseyin hastalanmıştı. Hz. Ali ile Hz. Fâtıma, sevgili yavruları iyileşirse Allah rızası için üç gün oruç tutmayı adadılar. Cenâb-ı Hak yavrulara sıhhat ve afiyet verince, adaklarını yerine getirmek üzere oruca başla­dılar. Akşam olmuş, iftar vakti gelmişti. Fakat yiyecek olarak ancak bir parça ekmekleri vardı. O sırada kapıda bir yetim belirdi. Ekmeği ona verip ken­dileri suyla iftar ettiler. İkinci ve üçüncü gün de üst üste bir fakir ve esir geldi. Yi­yeceklerini onlara verdiler. Üç gün üst üste aç kalmanın tesiriyle güçsüz düştüler. Sabah olunca yavrularını da alarak Peygamber Efendimizin huzuruna gitti­ler. Renklerinin solgunluğu Peygamberimizin dikkatini çekti: “Yâ Ali!” dedi. “Hâliniz nedir?” Hz. Ali, başlarından geçen hadiseyi anlattı. Derken Cebrail gel­di ve İnsân Sûresi‘nin şu mealdeki 5-10. âyetlerini vahyetti: “İyiler, şüphesiz güzel kokulu ve serin kâfur dolu bir kadehten içerler. O bir pınardır ki, ancak ondan Allah’ın veli kulları içer. Onu nereye isterlerse peşle­rinden akıtırlar, fışkırtırlar. Onlar adaklarını yerine getirirler. Şerri yaygın olan günden korkarlar. Yemeğe olan sevgi ve iştihalarına rağmen fakiri, yetimi, esiri doyururlar. Biz size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istemeyiz.

Çünkü biz Rabb’imizden ve yüzlerin ekşiyeceği o çetin günden korkarız, derler.” Peygamber Efendimiz, gelen bu vahyi kendilerine bildirdiğinde o kadar çok sevindiler ki, üç günlük açlığın verdiği bitkinliği unuttular. [12] * * * Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine karışıklık sürüp gidiyordu. Asiler, Hz. Osman’ın yerine kime halife olmasını teklif etmişlerse hep ret cevabı aldılar. Kimse böyle bir zamanda hilafeti almak istemiyordu. Nihayet fitnenin daha faz­la yayılmaması için Medineliler bir araya gelerek “Hz. Ali’nin halifeliği”nde ittifak ettiler. Hz. Ali kabul et­mek istemediyse de, karışıklığın önünü almak, fitne ve fesadı önlemek için bu ağır mesuliyeti kabul etmek zorunda kaldı. Hz. Ali’yi bekleyen müşkiller pek çoktu. İlk önce her tarafa kendi tayin ettiği valileri gönderdi. Tayin ettiği valilerin hepsi de idarecilik hususunda liyakatliy­di. Hz. Ali, valilerine güveniyordu. Onları vazifelerine gönderirken birtakım tavsiyede bulundu. Onun bu tavsiyeleri her zaman aynı canlılığı korumakta­dır. Mesela bunlardan Mısır Valisi Mâlik’e yaptığı şu konuşma, çok ibretli­dir: “Ey Mâlik! Ben seni öyle memleketlere gönderiyorum ki, birçok hükûmet senden önce oralarda adalet sürdü, zulmetti. Sen vaktiyle nasıl önceki valilerin icraatını gözden geçiriyorsan, halk da şimdi öylece senin icraatını gözetecek. O zaman senin onlar hakkında söylediklerini halk da şimdi senin hakkında söyle­yecek. Kimlerin iyi ve doğru olduğu, ancak Allah’ın kendi kulları dilinden söy­lettiği sözlerle anlaşılır. Onun için en sevimli azığın, doğru ve adil işlerin olsun.

Hevesatına hâkim ol. “Halkın için kalbinde sevgi ve merhamet duyguları, lütuf meyilleri besle. Sa­kın biçarelerin başına, kendilerini yutmayı bekleyen bir cani kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır: Ya dinde kardeşin, ya yaradılışta bir benzerin... Evet, kendile­rinden hata sadır olabi­lir, birtakım arızalar çıkabilir. ‘Ben mutlak güce sahibim, emrederim, itaat ederler.’ de­me. Çünkü bu, kalbi fesada vermek, dini zaafa uğrat­mak ve felakete yaklaşmaktır. Şayet elindeki kudret sana bir büyüklük duygusu veriyorsa, derhâl melekutun azametine bak ve senin kendi kendine güç yetiremediğin şeylerde, Allah’ın sana karşı Kadîr olduğunu düşün. İşte bu düşünce, senin o yükseklerde uçan nazarını yere indirir, şiddetini giderir; seni bırakıp gi­den aklını başına getirir. “Allah’a ve insanlara karşı adaletten ayrılma. Böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Kullara zulmetmenin davacısı Allah’tır. Birinin hasmı Allah oldu mu, o kimsenin tutunabileceği bütün hüccetler batıldır. Dünyada zulüm kadar Al­lah’ın lütfunu değiştirip kahrını çabuklaştıracak bir şey yoktur. Allah, zulüm al­tında inleyenlerin iniltisini işitir ve zalimleri de görür. “İnsanlar hakkında bütün kin düğümlerini çöz. Seni intikama doğru sürükle­yecek iplerin hepsini kes. Şunu bunu çekiştiren gammazların sözüne çarçabuk inanma. Çünkü gammaz, ne kadar saf görünürse görünsün, yine dessastır. Ne cimriyi, ne korkağı, ne de sana ihtirası hoş gösterecek hırslı kimseleri meclisine sokma. “Müşavirlerin içinde en ziyade beğeneceğin, sana acı hakikatleri herkesten çok söyle­yen olsun. Sadık ve Allah’tan korkan adamları kendine sırdaş edin. Se­ni alkışlamaları­na, yapmadığın şeyleri sana isnat ederek keyfini getirmelerine müsaade etme. Çünkü al­kışın çoğu insanı gurura yaklaştırır. Sakın, adamın iyisi ile kötüsü, yanında bir olmasın! Zira bu çeşit bir eşitlik, iyileri iyilikten soğutur, kötülerin de fenalığa meylini artırır. “Memurları seçerken sadece simalarını tetkik ve hüsn-ü zannın kâfi gelme­sin. Çünkü insanlar daima yapmacık davranıp güzel hizmet göstererek, zahire göre hükmeden valilerin gözüne girebilir. Hâlbuki işin ötesinde ihlas namına bir şey yoktur. Onun için, senden önce halkın arasında iyilikleriyle tanınanları seç.

 “Her türlü çareden mahrum fukara ve felaketzedeler, kötürümler hakkında Allah’tan kork, hem çok kork! Bunlar arasında hâlini söyleyen de olur, söyleyemeyen de... Hepsinin hakkını gözetmek senin vazifendir. Sakın büyüklük, seni onlarla uğraşmaktan alıkoymasın! Hâsılı öyle çalış ki, huzur-u İlahiye çıktığın zaman, ‘Gücümün yettiği kadarını yaptım.’ diyebilesin. “Ben, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden birkaç yerde işittim: ‘Zayıfın hakkının kuv­vetlisinden rahatça alınamayan bir millet, hiçbir zaman kuvvetlenemez.’ buyurmuştu. “Her günün işini o gün gör. Çünkü diğer günlerin kendine mahsus işi var­dır. “Valinin hususi ve yakın adamları bulunur. Bunların iltiması, zulmü ve mua­mele­ler­­de insafsızlığı görülebilir. Sen onların zararını, bu gibi durumların se­beplerini kökün­den kaldırmakla kes. Etrafındakilere, yakınlarına, akrabana katiyen toprak verme. Bunlardan hiçbiri, senden cesaret alıp etrafındakileri sı­kıntıya sokacak şekilde mal biriktirmeye tamah etmesin. Bunun kârı senin ol­madığı gibi, ârı hem dünyada hem de ahirette senindir. “Sakın kendini beğenme! Sakın nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme! Sakın yüzüne karşı övülmeyi isteme! Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsi­nin mahvı için şeytanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sakın halkına etti­ğin iyiliği başına kakma, yaptığın işleri mübalağalı gösterme yahut kendileri­ne olan vaadinden dönme… Çünkü minnet etmek, iyiliği bitirir; mübalağa, hakikati söndürür; sözünden dönmek ise, Yaratıcı‘nın da, halkın da nefretini celbeder. “Sakın bir işe vaktinden önce atılma, vakti gelince de tembellik etme! Açıklı­ğa kavuşmamış işlerde inat etme, açıklığa kavuştuğu zaman da gevşeme, her işi yerli yerince yap. Herkesin eşit olduğu noktalarda kendine imtiyaz tanımak­tan çekin. Çalıştırdığın adamların ortaya çıkmış kötülüklerinden dolayı senden beklenen hareketten habersiz gibi davranma. “Hiddetine, gazabına, eline, diline hâkim ol. Bunların hepsinin kötülüğünden masun kalabilmek için şiddetini geciktir ki, öfken geçsin de iradene sahip ola­sın.” [13] Hz. Ali, adaletin mutlaka yerini bulması çok titiz davranırdı.

Makam ve mev­kileri ne olursa olsun, hukuk ve hâkim karşısında insanların eşit olduğunu biz­zat kendi hayatıyla ispatladı. Müminlerin halifesi olduğu hâlde, bir Yahudi’yle muhakeme edilmekten çekinmedi. Şöyle ki: Hz. Ali, Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye dön­düğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Yahudi’ye şöyle dedi: “Bu benim zırhımdır. Onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Yahudi: “Bu benim zırhımdır ve benim elimdedir.” dedi. Hz. Ali, isteseydi zırhı ondan hemen alabilirdi. Fakat kesin olarak kendisi haklı da ol­sa, meselenin hâkim önünde halledilmesini teklif etti: “O hâlde hâki­me gidelim.” dedi. Birlikte hâkime gittiler.

Hâkim, adaletiyle tanınan Kadı Şureyh idi. Hz. Ali huzura girdiğinde, hâkimin ya­nı­başına geçip oturdu ve bu hareketinin sebebi olarak da: “Hasmım Yahudi olmasaydı elbette onunla aynı yerde otururdum. Fakat ben Re­sû­lul­­lah’tan, ‘Al­lah’ın onları küçülttüğü yerde siz de onları küçültün!’ buyurduğunu işittim.” de­di. Kâdı Şureyh, Hz. Ali’ye: “Ey müminlerin emîri! Aranızdaki mesele nedir?” dedi. Hz. Ali: “Şu Yahudi’nin elindeki zırh benim zırhımdır. Ben onu ne birine sat­tım, ne de hediye ettim.” Meseleyi anlayan kadı, Hz. Ali’ye: “Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?” diye sordu. Hz. Ali: “Evet, var.” dedi, “Hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan, bu zırhın be­nim olduğuna iki şahittir.” Kadı Şureyh: “Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.” dedi. Hz. Ali: “Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz?! Ben Re­sû­lul­lah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” dedi. Neticede Şureyh, delil yetersizliğinden davayı Yahudi’nin lehine neticelen­dirdi. Bu büyük adalet karşısında Yahudi daha fazla dayanamadı ve şöyle demekten kendini alamadı: “Müminlerin emîri, beni hâkime götürdü, kendi tayin ettiği hâkim de kendi aleyhinde hüküm verdi. Ben şehadet ederim ki, bu din haktır. Ve yine ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resûl’üdür. Bu zırh senindir. Devenden düşmüştü, ben de almıştım.” Hz. Ali, bu neticeye çok sevindi: “Mademki Müslüman oldun, ben de zırhı sana hediye ediyorum” dedi. [14] Hz. Ali, kendisinden önceki üç halifeye bütün gücüyle destek oldu. Üç halife de, mühim meselelerde Hz. Ali’yle istişare ederek onun fikrine değer verdi­ler. Diğer taraftan Hz. Ali, Hz. Osman zamanındaki fitne hareketlerinin önlen­mesi için elin­den gelen gayreti gösterdi. Fakat kaderin bir tecellisidir ki, Hz. Os­man’ın şehade­tiy­le neticelenen hadiselere mâni olamadı. Hz. Ali’nin kendi hilafet döneminde de tamamen bir iç karışıklık hüküm sürdü. Müslümanlardan bir kısmı Hz. Ali’yi, bir kısmı Hz. Muâviye’i halife olarak ta­nıdı. Hz. Muâviye, Hz. Osman’la akraba olduğu için kanını dava etti. Katillerin cezalandırılmasını istedi. Fakat Hz. Osman’ı kimin öldürdüğü bilinmiyordu. Sadece birkaç kişiden şüpheleniliyordu. Hz. Ali zaman istedi. Şüphe üzerine kısas yapamayacağını söyledi. Katil belirlendiğinde gerekli cezanın verileceğini vaat etti. Ancak Hz. Muâviye acele ediyordu. Neticede iki sahabi arasında, içtihat farklılığı yüzün­den kanlı savaşlar oldu. Birçok Müslüman şehit edildi. Bunun için Müslüman­lar arasındaki birlik ve beraberlik bir türlü temin edilemedi. Nihayet Hz. Ali, Hicret’in 40. yılında Kûfe’de şehit edildi. Müslümanların tamamı Muâviye’ye biat ettiler.

Peygamberimizin yanında Hz. Ali’nin apayrı bir yeri vardı. En sevgili kızını ona nikâhlaması bunu gösterdiği gibi, Peygamberimizin (a.s.m.) onun hakkın­daki şu mübarek hadisleri de bunu gösterir: “O, Allah ve Resûl’ünü sever, Allah ve Resûl’ü de onu sever.” [15] “Ali’yi seven beni sevmiş, beni seven Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye kızan bana kızmış, bana kızan da Allah’a kızmış olur.” [16] “Ben Ali’denim, Ali de bendendir.” [17] “Münafık olan, Ali’yi sevmez; mümin olan da, ona kin duymaz.” [18] “Yâ Ali, sen dünyada ve ahirette benim kardeşimsin.” [19] “Ali’ye söven, bana sövmüş olur.” [20] Hz. Ali’den 586 hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan birkaçının meali şöy­ledir: “Re­sû­lul­lah: ‘Cennette öyle odalar vardır ki, içeriden dışarısı, dışarıdan da içerisi görünür.’ buyurdu. Bunun üzerine bir zat: ‘Yâ Re­sû­lal­lah, bu odalar kim­ler içindir?’ diye sordu. Re­sû­lul­lah: ‘Tatlı konuşan, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken geceleri namaz kılan kimselere aittir.’ buyurdu.” [21] “Her kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helalini helal, haramını haram bilirse, Allah onu cennete koyar ve ailesinden cehennemlik 10 kişiye de şefaatçi yapar.” [22] “Ey Ali! Üç şeyi geciktirme: Vakti giren namazı, hazır olan cenazeyi ve dengi­ni bulan kız veya dul kadını evlendirmeyi…” [23] Hz. Ali’nin bize kadar ulaşan birçok hikmetli sözü vardır. Bunlardan birka­çı şöyledir: “Cenneti arzulayan kimse, dünyada nefsin arzu ettiği şeylerden uzak dur­sun.” Hz. Ali bir defasında: “Kurtuluş imkânı elinde olduğu hâlde mahvolan insa­na şaşarım doğrusu!” demişti. Dinleyenler: “Ey Ali, kurtuluş imkânı nedir?” diye sordular. Hz. Ali: “Allah’tan af dilemek.” cevabını verdi. “Az konuş ki, selamette olasın. Susmak, cennete girmek için bir vesiledir. Sırrını söyleme dostuna; dostunun dostu vardır, o da söyler dostuna!”

Cenâb-ı Hak, ondan razı olsun ve bizleri şefaatine nail eylesin!


[1]Sîre, 1: 262-264.
[2]Tabakât, 8: 18.
[3]Taberî, 3: 177.
[4]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33-34.
[5]İnsânü’l-Uyûn, 2: 737-738; Tabakât, 2: 110-112.
[6]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 31.
[7]Mektûbât, s. 248.
[8]Tirmizî, Menâkıb: 20.
[9]Tabakât, 2: 338.
[10]Mektûbât, s. 119.
[11]Tirmizî, Menâkıb: 31.
[12]Üdü’l-Gàbe, 5: 530-531; Tefsîrü’l-Kebîr, 30: 244.
[13]Kitabü’l-Haraç, 448-460.
[14]Târihü’l-Hulefâ, s. 172.
[15]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33.
[16]Târihü’l-Hulefâ, s. 162.
[17]Tirmizî, Menâkıb: 20.
[18]Tirmizî, Menâkıb: 21; İbni Mâce, Mukaddime: 11.
[19]age.
[20]Fethü’r-Rabbânî, 23: 121.
[21]Tirmizî, Birr: 53.
[22]Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân: 13.
[23]Tirmizî, Salât.13.